"Hakikati Çıplak Gözle Görmek" Amrit Sangeet
Siz bizleri Osho’yla tanıştıran kişilerin başında geliyorsunuz. Osho sizin yaşam yolunuzu ve biçiminizi değiştirmenize neden olan kişi. Osho’da neyi gördünüz? Onu diğer büyük adamlardan farklı kılan ne?
Osho hakikaten hayatımın akışını değiştiren kişidir. Osho’da neyi gördüm? Osho’da kendimi gördüm. Bana beni gösterdi. Bana ayna oldu. Osho’ya kadar bana hep olmadığım şeyler olduğum söylenmiş ve ona inanmam istenmişti. Kimse bana hakikaten kim olduğum ne olduğum hakkında hiçbir ipucu vermemişti. Osho’yu okumaya başlar başlamaz ruhum onu algılamıştı. Daha ilk paragrafın sonunda artık hayatımda hiçbir şeyin aynı olmayacağına ilişkin bir iç görü oluşmuştu: İlk görüşte aşk anlayacağınız. Aşk denilebilir ancak buna sanırım. Bir varlık karşısındakinde kendi varlığını görüyor. Herhalde aşkın tanımlarından birisidir bu. Böylelikle iki ayna karşılıklı durduğunda erişilen o sonsuzluk mümkün oluyor.
Sorunun ikinci kısmını da aslında böylelikle biraz da olsa yanıtlamış oldum sanırım. Diğer “büyük adamlar”a baktığımda onları görüyordum Osho’ya batığımda ise kendimi. Ruhumun en derinliklerinin hiç erişememiş olduğum karanlıklarının dahi aydınlanmış olduğunu, görünür hale geldiğini hissettim, oralara indim, oraları keşfedip oraları varlığımın entegre olmuş bir parçası haline getirdim. Beni sahte kimliklerimden ayırıp çırılçıplak varlığımla baş başa bıraktı. Diğer “büyük adamların” yapmaya çalıştığı şey ise bana ait olmayan başka başka kimlikleri bana yapıştırmaya çalışmaktı.
Bir başka deyişle diğer “büyük adamların” yaptıklarını temizleyen kişi oldu Osho, onların verdiği zararları onarmama yardım ve rehberlik etti. Varlığımı saflaştırmama yol açtı.
Meditasyonlar bir nevi reçete gibi midir? Arızalı ve hasarlı yanlarımızın tadilatında ne tür faydalar umabiliriz?
Meditasyonun ne olacağı onu yapan kişinin ondan ne beklediğine göre değişecektir; hayattaki diğer pek çok şey gibi. Meditasyon kendi başına bir varlık değildir. Onu tecrübe eden insanın durumundan, hazırlık düzeyinden, niyetinden bağımsız değildir.
Bu anlamda genel bir reçete değildir. Herkesin her belli durumda yapıp da eşit faydayı alacağı bir araç, bir ilaç değildir.
Meditasyonun tüm faydası ondan fayda sağlamak arzusu bırakıldığında ortaya çıkan yan ürünlerdir. Meditasyonu şu amaçla, şu şekilde uygulayınca, şu sonuç çıkar dediğinizde onu zaten bildiğiniz, tanımlayabildiğiniz ve sonuçlarını kontrol edebildiğiniz bir sürece indirgemiş olursunuz. Ki bunu sadece zihninizle bilebilirsiniz ve kontrol edebilirsiniz.
Meditasyon ise nihayetinde bir zihinsizlik halidir. Bir boşluk halidir. Egosuzluk halidir. Reçeteye indirgendiğinde artık o şey meditasyon olarak nitelendirilebilecek özelliklerini yitirmiş olacaktır. O artık bir araçtır. Meditasyon ise sürecin kendisidir. Arızalarımızı, hasar görmüş yanlarımızı kabul etmekle ilgili bir şeydir, onları düzeltmekle alakalı bir şey değildir. Meditasyonda, olan her şeyi tam olarak olduğu gibi tecrübe ederiz. Gelen ve olan hiçbir şeyden kaçınmaz onu düzeltmeye çalışmayız.
Biz kendi varlığımızda bir şeyleri düzeltmeye çalıştığımızda yaptığımız şey başımıza gelen olayları reddetmektir. O olan şeylerin olma sebeplerini ve koskoca bir insanlık tarihinin zincir gibi birbirine bağlı halkalarını kopartmak ve kendimizi o etkilerin yanlış olduğu varsayımıyla bu zincirden ayırıp soyutlamak isteriz.
Oysa sorunun kendisi tam olarak budur: Kendi kaderimizi, hayatımızı, onu oluşturan öğelerin bütününü kabullenmek ve anlamaya çalışmaktansa onun bir kısmını almayı; istemediğimiz kısımları ise atıp onlardan kurtulmayı isteriz. Bu da varlığımızın ve varoluşun bazı kısımlarını kabullenmemek demektir. Ondan kendimizi daha büyük hissetmek demektir. Seçme şansımız olduğu gibi bir yanılsamaya kapılmak demektir.
Tüm yarılmayı ve tüm ikilikleri, zıtlıkları bu tavır oluşturur. Egonun kökeni budur. Ego olmayan bir güce sahipmiş gibi davranmaktır. Buna körlemesine inanmaktır. Hayatımızın bambaşka olabileceğine ve bu dünyanın bize karşı olduğu için buna izin vermediğine inanmaktır…
Bu çocuksu tavırdan beslenir egomuz. Ve meditasyon bu hastalıklı ruh halini beselemediği gibi bizzat bu tavrı ortadan kaldırmak için vardır. Dolayısıyla meditasyon hastalıklarımızı onarmaz hastalığın kendisini ortadan kaldırır. Ama bunu yaparken sadece hastalığı değil hastanın kendisini de ortadan kaldırır. Arızalarla uğraşmaz ve arıza oluşturan mekanizmanın ta kendisini ortadan kaldırır. Egoyu yok eder ve ortada hastalanacak, hastalık üretecek, arıza yaratacak yahut arızalanacak bir şey kalmaz.
Geriye kalan yegâne şey sağlıktır. Bütünlüktür. Tamlıktır. Akışın kendisidir. Katılaşacak bir şey yoktur.
Eğer egonuzu ve sınırlamalarınızı ve hastalıklarınızı bırakmaya istekliyseniz meditasyondan uzun vadede bir fayda bekleyebilirsiniz. Ama onarmak derseniz, tavsiye etmem. Çünkü onarılacak olan şey sizin egonuz olduğu sürece ona hizmet etmeyecektir.
Kişi, hangi meditasyonun hangi durumlar için daha yerinde olduğuna kendi karar verebilir mi? Yoksa doktor hasta ilişkisi gibi bir sistem var mı?
Bu aslında oldukça genel bir soru ve çok spesifik bir cevabı olamaz. Bunun anlamı şudur: Bu yanıt sizin hangi gelenekten geldiğinize, hazırlık durumunuza, samimiyetinize, kullanacağınız tekniğin özelliğine ve bunun gibi binlerce faktöre göre değişebilir.
Doktor-hasta değilse de bir mürşit-mürit ilişkisine dayanan binlerce sistem var; tüm dünyadan bahsediyorsak… Eğer sorunuzu Osho meditasyonları bağlamında cevaplamak gerekirse böyle bir sistem olmadığını söylemem gerekecektir.
Osho bir pınar misali pek çok meditasyon ve terapi tekniğini, pek çok bilgiyi, bol bol ilhamı tüm insanlığın üzerine yağdırmaktadır. Kişi ne kadar susamışsa o kadarını içecektir. Faydalanacak, susuzluğunu giderecek ve gidecektir. Tekrar susarsa tekrar gelip yeniden susuzluğunu giderecektir. İsterse orada kalıp suya girecek onunla yıkanacaktır. İsterse de kendisi de eriyip sıvı hale geçerek, o da daha aşağılara doğru akmak için suyu nicelik ve nitelik olarak çoğaltacaktır. Bu giderek bir çağlayana dönüşecek ve daha uzaklara ve daha da derinlere doğru inecektir…
İnsanlık artık çok çeşitlenmiş olduğundan ve her düzeyden, her koşullanmadan geçmiş insan artık meditasyonlara erişebildiğinden bu seçimi Osho kişinin kendisine bırakmıştır. Onlarca meditasyon ve terapi tekniğinden kişi deneyerek, yaşayarak kendi varlığıyla bunları test etmelidir.
Meditasyon yoga gibi değildir. Meditasyon kişisel bir yoldur, bilimsel değildir. Meditasyon teknikleri bilimsel olabilir ―ki Osho, meditasyonları hep insanlarla deneyerek ve o denemelerin yarattığı etkileri gözlemleyerek mükemmelleştirmiştir. Ancak o meditasyonlardan kişinin alacağı şey kişinin kendisinden bağımsız değildir. Osho kendi yarattığı ve önerdiği meditasyonların denenmesini ve en az 21 gün denemesini ve sonra o tekniğin gerçekten uygun olup olmadığı kişinin kendisinin bir anda fark edeceğini söylemiştir.
Ancak eğer bir ermişin müridi olma ayrıcalığına sahipse kişi ustasının ona söylediği şeyi yapması en doğrusudur. Bu pek çok gereksiz deneme-yanılma sürecini atlama şansı verecektir.
İnsanların çoğu bir şeylerden şikâyetçi. Tüm yakınmaların ardında aslında kişinin kendi ruhsal, fiziksel ve zihinsel durumu açığa çıkıyor. Bir şekilde insan kendine dönüp baktığında “başka biri olmanın” ipuçlarını arıyor. İnsan değişince, hayatı değişir mi? Değişim/dönüşüm bilincine varmak da bir başka bilinç. Bu oluşum süreci
Nasıl gerçekleşiyor.
Sorunuz oldukça karmaşık. Ayrıca pek çok varsayım içeriyor çünkü genel anlamıyla insanlığın durumu için konuşabilmek hiçbirimizin haddine değil. Ancak, bu bazı kalıpların neredeyse herkeste ―en azından tanımış olduklarımız arasında― geçerli olmadığı anlamına gelmiyor… Sözün özü: Dediklerinizde haklılık payı olmakla birlikte pek çok insan için bu söyledikleriniz ve elbette benim söyleyeceklerim geçersiz olacaktır. Bunu vurguladıktan sonra sorunuzdaki halet-i ruhiyeye karşılık gelebilecek birkaç söz söyleyebilirim.
En vurucu kısım sorunuzda insanın olduğundan başka bir kimse olma isteği ve bunun ima ettiği değişimlerin nasıl olacağı ve hayatımızı nasıl etkileyeceği.
Öncelikle değişim ve hayatın da ona göre şekillenmesi kısmından başlayalım. Esas mesele değişim olursa daha iyi olacak bir şeymiş gibi algılanmasıdır. Yani sanki değişmeme gibi bir seçimimiz varmış gibi düşünmektir.
Her an değişiyoruz zaten. Ve bizim hayat dediğimiz şey aslında bu sürekli değişim halinin başka bir ifadesidir. Hayat ve kendimiz arasında bir ayrım olduğu varsayımı tüm bu karmaşa ve kafa karışıklıklarına sebep olmaktadır. Aslında hayat biziz ve biz de hayatın ta kendisiyiz. Bu sürekli akış ve etkileşim sayesindedir ki canlılık mümkün olabilmektedir.
Şimdi, kendimizi değişmeyen bir şey olarak varsayalım… Bunun olabilmesi için çevremizden bütünüyle soyutlanmış olmak zorundayız. Kaldı ki tamamıyla uzaydan soyutlanmış bir vakumda dahi değişim olmaktadır. Orada bazı parçacıklar görünüp kaybolmaktadır. Şu evren denen koskoca varoluşun içerisinde herhangi bir nokta yok ki kalan diğer kısımdan soyutlanabilsin. Ve varoluşun ilk anından beridir (eğer öyle bir şey varsa) değişim dışında, dönüşüm dışında hiçbir şey vuku bulmamaktadır.
Böyle bir durumda insan neden kendisini sanki değişmeyebilecek bir şey gibi tahayyül eder? Sanki değişim çok doğaüstü bir şeymiş gibi algılar? Değişmemek elindeymiş zanneder?
Bunu sadece ego yapabilir. Bizzat kendisi bu yanılsamayı yaratmak için var olan egomuz olduğu sürece sanki hiç değişmeyebilirmişiz ve hatta sanki bu bir marifetmiş gibi inançlar oluşturabiliriz. Değişmemek için direnç geliştirebilir ve özel çaba harcayabiliriz.
İnsan zaten değişmektedir. Değişmeyen şey insanın körlüğüdür. Kendindeki ve hayattaki değişimleri algılamayan eskide kalmış sabit fikirlere tutunmaktır sorun, değişememek değil.
Bir insanın bedeninde her an milyonlarca şey değişmektedir. Dünya ve güneş sistemi evrende hayal bile edemeyeceğimiz bir hızla ve ivme ile hareket etmektedir. Bu evrenin kendisi asla bir önceki anda var olan evren değildir, hızla genişlemektedir. Herhangi bir an ile bir başka an asla aynı olmamıştır ve olamaz.
İnsanın egosu ise kendisini her şeyin her an değişip dönüştüğü bu evrende sabit kaldığı yanılsaması ile var olabilmektedir. Yani bu yanılsama ortadan kalkacak olsa ve zaten yaşanan hakikati görebilse o an ego tamamen ortadan kalkıverecektir.
Ego denen şey, bizim çok yanlış bir şekilde kendimiz sandığımız şey sadece bir hayalettir. Geçmişte bir an belki var olmuş ama artık olmayan bir imgedir.
İnsanlar bu muazzam değişim ve dönüşümleri yönetemeyeceğini bildiği için egoya ihtiyaç duyar. Bu sayede etkisi dışında kalan hakikatin kısımlarını dışarıda bırakarak kendisini sözüm ona korumaya çalışır. Oysa korunmaya çalışılan şey zaten çoktan bambaşka bir şeye dönüşmüştür…
Kısacası değişimi yaratmak değil anlamak ve onu fark etmek yeterlidir. Bunun için ise insanın kendisini ve içerisinde var olduğu evreni egosuzca anlamaya çalışması yeterlidir. Değiştirilecek bir şey yoktur sadece değişimin ve akışın kollarına kendini bırakabilme cesaretine sahip olmak yeterlidir. Bu güven duygusu da sadece meditasyon ile mümkün olabilecektir.
Meditasyon ile ilgili merak edilen bir şeyi öğrenmek istiyorum. Meditasyon yapmanın kötü/ters/ yan etkileri var mıdır? Yani meditasyon sonrasında yahut sırasında olması muhtemel tehlikeler var mıdır? Yanlış yaparsak bir şeyler ters gider mi?
Güzel bir soru. Cevap çok net: Meditasyon sırasında ters gidebilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü meditasyon sadece olanı olduğu gibi ve olduğu kadar görmek ile ilgili bir şeydir. Yani hakikatin kendisini önyargısız ve beklentisizce anlama sürecidir. Meditasyonda bir şeyin yanlış gitmesi demek hakikatin kendisinde bir şeyin yanlış olması olasılığını kabul etmek demek olacaktır.
Ama insanlar meditasyonu yanlış anlayabilir. Onun adına yanlış yahut başka bir şeyi yapabilir ve bunun sonucunda ortaya çıkan şey hakikati algılamak değil onu çarpıtarak yahut eksik algılamak sonucu yaratabilir.
Bu durumda insan ortaya çıkan olası etkileri beğenmeyecek yahut kabullenmek istemeyecektir. Ancak, en başta bizzat kendisi bir başka şeyi meditasyon olarak varsaymıştır yahut onu yanlış beklentilerle uygulamaya çalışmıştır.
Bunu yapacak olan şey de yine insanın kendi egosudur. Kendi varoluşunu tehlikeye atacak yegâne şey olan meditasyonu baltalamak onun görevidir. Meditasyon zarar vermez sadece kişi meditasyonun ona göstereceği hakikatle yani kendi hakikatiyle yüzleşmenin yaratabileceği korkuyu hissedebilir. Ancak böyle bir durumda da zaten kişi meditasyonu bırakacaktır: Ta ki kişi hazır olana kadar.
Meditasyonun en güzel tarafı ona hazır olmayan hiç kimsenin onu yapamayacak olmasıdır. Sigortalar vardır. Meditasyon sadece bireyin gönlüyle yapabileceği ve zorla asla yaptırılamayacak bir şey olduğundan insan istemediği yahut “zarar göreceğini” yani gördükleri onda olumsuz etki yaratacağı durumda hemen onu bırakır. O zaman anında kişi var olduğu bilinç seviyesine döner ve hayatına devam eder kaldığı yerden.
Meditasyona başlamak aşamalı mıdır? Yoksa kişi, ilgisini çeken bir meditasyonu yönergeleri takip ederek hemen yapmaya başlayabilir mi?

Meditasyon kişinin gelişmesine göre şekil alır. O nedenle nereden başlanırsa başlansın meditasyon kişinin alabileceği seviyede kalacaktır zaten. Özellikle Osho Meditasyonları sadece talimatları okunarak ve müzikleri edinilerek hemen yapılabilir. Hiçbir önkoşul yoktur. Kişinin özgür iradesi ve istemesi yeterli koşuldur.
Meditasyonlara şans tanımak konusunda sadece birazcık cömert olup başlanılan tekniği en az birkaç hafta sürekli yapmak tavsiye edilebilir. Ancak o zaman meditasyonların bizdeki etkilerini anlamamız mümkün olacaktır.
Biz acıyı kutsayan bir milletiz. Şarkılarımız, şiirlerimiz hatta sinemamız bile acıdan besleniyor. Komik adamları hep hafif buluyoruz. Biz “gülmek ağlamak getirir, çok gülersen başına kötü bir şey gelir” gibi sözlerle çocukluktan başlayarak bir şekilde kıstırılıyoruz. Toplumun gülme algısı hakkında neler düşünüyorsunuz?
Her şeyin sebepleri vardır. Bir insan topluluğu eğer acıya bu kadar yatkınsa belki de bunun sebebi acı şeyler yaşamış olmasıdır. Kaldı ki belki de bu deyişlerde birtakım hakikatler gizlidir.
Ancak bazı koşullanmalar da yok değil elbette. Ancak bunun başka toplumlardan daha çok yahut az olduğuna kanaat getirmek oldukça iddialı bir ifade olur sanırım.
Ancak şunu söyleyebiliriz ki var olan modern toplumlarda neşe, coşku, mutluluk, sevinç, esrime gibi kavramlar ve davranışlar oldukça göz ardı edilir ve bunların uluorta ifade edilmesi ve izin verilmesi çok tasvip edilmez.
Sizin de belirttiğiniz gibi mesele toplumun çocuksu olarak nitelediği bu insani özellikler baskılanır ve maalesef içinden taşan sevinçte yanlış bir şey olduğu derinlemesine bireylere erken yaşlarda işlenmiş olur.
Oysa endişeli, kaygılı, korkularla dolu, güvensiz, ürkek bireylerden oluşma bir toplumu kontrol etmek daha kolaydır. Toplum ―herhangi bir toplum― sonuçta bireyin mutluluğunu değil kendi varlığını korumak üzere örgütlenmiştir. Toplum sadece bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Mutluluk için uygun bir araç değildir. Mutluluk, sevinç bireyin içinden, özünden kaynaklanır ve doğaya aittir. Neşeli ve sevinçli olmak için topluma değil doğaya ve doğal olana ihtiyacımız vardır.
Toplum sadece işini yapıyor. Hayatta kalmak üzerinden bireyi ve kendisini var etmeye çalışıyor. Mesele bireysel olarak kendi sorumluluğumuz olan mutluluğun, neşenin, kahkahanın sorumluluğunu ne kadar aldığımızdır. Bunlar için ne yapıyoruz? Kendimizi toplumun kurbanı gibi mi hissediyoruz? Onun bizden talep ettiği derbeder kimse olmayı kabul mü ediyoruz? Topumun bizi tutmaya çalıştığı düşük var olma güdüsüne mahkum mu hissediyoruz kendimizi?Hakikat ve onun doğal bir yan ürünü olan sebepsiz mutluluk ve esrime halini sadece biz istersek ve ona talip olursak edineceğiz. Ve bugüne kadar bunu bir başkasına verebilmiş hiç ama hiçbir kimse yahut kurum olmadı. Olamaz da! Bunu Tanrının kendisi bile yapmıyor yapamıyor… İstese hepimizi hemen şu an neşe dolu insanlar yapamaz mıydı?
Bunun için rüyadan uyanmak gerek. Uyanmak için istekli olmak gerek. Hiçbir toplumun yahut ideolojinin, ekonomik sistemin ya da iktidarın vs. yapamayacağı bir şeydir bu: Mutlu olmak senin seçimindir. Onu yaşamanı engelleyen ne varsa onu silip atmak sana kalmıştır. Ama çok az insan kurban pozisyonundan çıkmak ister. Çünkü o rahat pozisyon terk edildiğinde her şeyin sorumluluğu seni bekler.
Ağlamak da kişiyi çoklukla zayıf, güçsüz gösteren bir şey. Erkek adam ağlamaz, herkesin içinde ağlanmaz gibi ağlamayı da baskılayacak bir sürü görüş yerleşmiş durumda. Sizce duygusal tepkilerimizi bastırmak, iç dünyamızda nelere mal oluyor?
İçinde bizim de olduğumuz bazı insan topluluklarında özellikle erkeklerin ama genelde yetişkinlerin ağlamasının biraz anormal kaçtığı doğru denilebilir. Bu tarz koşullanmalar sonucunda insanlar elbette duygularını yaşamak ve onlara izin vermektense maalesef bastırmak zorunda kalmaktadır.
Biz var olan herhangi bir şeyi baskıladığımızda ve onu bilincimizin dışında bir yerlere attığımızda olan şey onu orada tutmak için fazladan enerji harcamak zorunda kalmamızdır. Olan hiçbir şeyi reddedemeyiz. Bunun pek çok sonucu olur. Olan şeyleri reddetmenin en uç noktası delirmektir. Zihin içinde bulunduğu gerçekliği kabullenmediğinde bunun adı şizofrenidir.
Bu bağlamda bakarsak duygularımızı yani bizim kendi enerjimizi baskılamak bizi en nihayetinde delirtecektir. Ve buradan bakacak olursak herkes az ya da çok delidir. Sadece bunun dereceleri konuşulabilir. Az deliler çok delilere “deli” der. Onların dedikleri kabul edilecektir çünkü sayıları daha çoktur!
Duygularımız bastırdığımızda düdüklü tencereye konan şeylere ne olursa o olur. İçerdeki şeyler basınç oluşturmaya başlar. Oradaki şeylerin orada kalması giderek güçleşir. O basıncı dengelemek için çok büyük bir karşı güç uygulamak gerekir.
Bunun anlamı insanın kendi enerjisiyle savaşması ve mücadele etmesi demektir. Kendi kendisiyle mücadele etmek deliliktir. Bunu yapabilmek için insanın kendisini en azından ikiye bölmesi gerekir: Bir var olan şey ve onunla mücadele eden şey!
Bunun bizi götüreceği şey haplarla zar-zor kendimizi “normal” gösterebilecek kadar acze düşmektir. Aynaya baktığımızda gördüğümüz o sahte gülümsemenin bize ait olmadığını bile bile psikiyatra gidip mutluluk haplarından bir kutu daha yazdırmaktır.
Ağlayan, üzgün birini gördüğümüzde hemen şefkat gösteririz. Derdini öğrenip çözüm bulmak isteriz. Acaba ağlamak da, gülmek gibi geldiği zaman serbest bırakılması gereken bir şey mi?
İnsanın sadece kendisi olması ve içinden gelen her şeyi içtenlikle yaşamsından bahsediyoruz. Bu bizlerin insan olma adına insan kalabilme adına yapabileceğimiz yegâne şeydir. Siz bana insan olmalı mıyız yoksa bir robot gibi mi yaşmalıyız diye sormuş oluyorsunuz. Olan bir şeyi, zaten hissettiğimiz bir şeyi yaşayıp yaşamama seçeneğimiz aslında yoktur. Bunu sadece erteleyebilir ve baskılayabiliriz. Var olan hiçbir şeyi reddedemeyiz. O vardır. Onu kontrol etmeye çalışmak büyük bir çaba ister. O çabaları göstermeye gayret ederken hayat ellerimizden kayıp gider. Biz hep arakadan yetişmeye çalışır dururuz. Hayat geldiği gibi yaşanmak dışında bir şey talep etmez ki bizden! Bir çocuğa sorun bu soruyu size çok garip garip bakacaktır. Biz yetişkinler ise böyle bir soru sorup ciddi ciddi yanıt arayabiliriz oysa!
Bu, sadece bu bile ne kadar doğamızdan uzak bir var oluş hali içerisinde aciz bir hayat sürdüğümüzün kanıtıdır. Yeniden çocuk olmak çok mu zor? O kadar saf ve kendiliğinden olmak neden zor? Bu bilmediğimiz bir şey değil ki. Onu unutmamız için herkes elinden gelen her şeyi yaptı sadece. İyi de neden onlara izin verelim?
Ancak bir şerh koymak burada da gerekmektedir. Bazı insanlar duygularına da tutunur ve onları bırakmazlar. Bu da aslında ifade edilen duygunun ardındaki esas duyguya erişmemek için, o katmana dokunmamak için bir araçtır.
Örneğin her şey ağlayan bir insan, aşırı duygusallaşan bir insan belki de üzüntünün ardındaki gerçek duygu olan korkuyu bastırıyordur belki de. Yahut korkunun ardındaki acıyı hissetmek istemediğinden her şeyden korkmaktadır…
Hakiki ve spontan bir duygu gelir ve insan onu yaşar… bu duygunun, mesela ağlamak-hüzün olsun, etkisi birkaç dakikadan fazla sürmez…yaşanır ve biter. Ona asla tutunulmaz. Bunun en güzel örneği yine çocuklardır. Onlardan öğreneceğimiz çok şey var.
Osho’nun Mistik Gül meditasyonunu bize biraz anlatabilir misiniz?Osho’nun Mistik Gül Meditasyonu yeniden bir çocuk kadar saf ve doğal bir şekilde var olabilmek için bizlere sunulmuş nadide bir çiçek gibidir. Baskılanmış ve katman katman tortu bırakmış pek çok duyguyu delip geçerek özümüzdeki tüm güzellikleri içinde saklayan kabuğu kırmanın harika bir yoludur.
Bu meditasyon aslında Osho’nun deyimiyle bir meditasyon terapisidir. Yani meditasyon teknikleriyle yaratılan ve terapi işlevi de gören bir çalışmadır.
Toplamda 21 gün sürer ve her gün üç saatlik seanslarla devam edilir. İlk hafta bir sebep olmaksızın kahkaha atılır. Sonraki hafta yine sebepsi ağlama vaktidir artık. Son hafta ise sessizce oturulup tepelerden tüm vadiye neler oluyorsa bakılır, gözlem yapılır.
Bu süreç muazzam derinlikte bir arınma çalışmasıdır. Kahkahamızı bastırırken onula birlikte pek çok duyguyu da bastırmışızdır. Kahkaha bizdeki pek çok duygu katmanını çözecektir. Sonrasında öyle bir derinliğe gelinir ki artık ağlamak gerekir. Çünkü atalarımızın söylediği doğrudur: Çok gülen sonunda ağlar. Her türlü duygu tam zıddına çıkar. Küreseldir. En derinine inildiğinde artık diğer tarafa geçilmiş olur. Tao budur…
Bizleri birisindeyken ötekisine doğru savuran bu duyguların keşmekeşinden sonra sıra içimizde olan bitenleri izlemeye başlamaktır. Son haftada içsel gözlem yani meditasyon artık mümkündür. Duyguların bizleri bir alta bir üste alıp döndürdüğü çark artık dönmez. Onu yaşamış ve tüketmiş durumdayız. Artık saflaşmış ve yeniden masum hale gelmiş olan varlığımız kristalize olmuştur.
Meditasyon bu temizlik aşamasından sonra gerçekten şimdi mümkündür.
Mistik Gül meditasyonu için ayrıntılı bir anlatım bulabilir mi okurlarımız, yoksa merkezinizde, sizin önderliğinizde mi bunu deneyimlemeliler?
Elbette bazı detaylı bilgiler mevcut. Şahsi web sitemde bazı makaleler var. (www.AmritSangeet.com).
Ancak bu meditasyon terapisinin sadece bir saatlik versiyonunu da yapmak mümkündür. İlk 20 dk. Gülme, sonraki 20 dk. Ağlama ve en sonunda da 20 dk. Tepedeki gözcü..yani sessiz oturuş..
Bir saatlik meditasyon versiyonunu merkezimizde yapabiliriz ancak İstanbul koşullarında 21 gün günde 3 saat bu ruh haline girip sonra da iş ya da ev hayatına dönüp maskeleriyle yaşamaya çalışmak oldukça güç olacaktır. Bu nedenle sadece bu enerjinin içinde kalınabilecek bir inziva şartları oluşmadan bu meditasyon terapisini uygulamak çok sağlıklı sonuçlar vermeyebilir.
Bu çalışmayı kamplar halinde yapan yabancı terapistler ve meditasyon liderleri mevcut. İtalya’daki Miasto merkezinde ve elbette Hindistan Pune’da bu teknikleri tecrübe etmek mümkündür.
Mistik Gül meditasyonu hatta genişletilirse diğer meditasyonlar bir kerede hemen etkisini gösterir mi? Yoksa programı tamamlayıp, defalarca tekrarı gerekir mi? Kişi meditasyonun olumlu yanlarını hissetmeye ne zaman başlar?
Öncelikle Mistik Gül meditasyon terapisidir ve terapi öğeleri de içerdiğinden biraz yarı değerlendirmek gerekir. Tabi ki 21 günlük inziva şeklinde yapılanı kastediyorum. Bir saatlik olanını diğer kategoride değerlendirmek daha doğru olacaktır. Şimdi, bu kadar yoğun bir süreçten geçince insanın pek çok temel paradigmasının değişebileceğini varsaymakta bir yanlış olmayacaktır.
Elbette bu süreci yaşasa bile kişi eğer hiç orada değilse ve sürece kendini bırakmıyorsa hiçbir şey de olmayabilir. Bu genel anlamıyla diğer her türden meditasyon ve terapi tekniğinde de geçerlidir. Hiçbir teknik yahut guru, terapist, usta, ermiş; hiç ama hiç kimseyi o kişi gerçekten istemiyorsa ona bir etki edemez. İnsan özgürdür. Ve insan olmak tam da böyle bir şeydir. Dolayısıyla bir insan meditasyon ya da en güçlü terapi çalışmasına girse de ondan bir şey almadan ayrılma özgürlüğüne sahiptir.
İnsanlar fizik ve biyoloji kanunlarına göre işleyen ilaç tedavisinde dahi aynı girdilerle çok farklı sonuçlar elde edebiliyor: Herkes aynı ilaca aynı tepkiyi vermeyebiliyor. Meditasyona bir ilaçmış gibi davransak dahi aynı sonuçları herkeste beklemek anlamlı olmayacaktır.
Yeniden ve ısrarla tekrar etmeliyim ki meditasyonun yahut herhangi bir tekniğin insanın özgür iradesi üzerinde ondan bağımsız bir etkisi olamaz. Dolayısıyla eğer bir insan ilk meditasyonda aydınlanmaya hazırsa o meditasyon ona bu hizmeti sunacaktır.
Araçları amaçsallaştırmamak gerekir. Meditasyona olduğundan daha başka anlamlar yüklemek onun hakiki faydalarını engelleyici etki yaratır.
Meditasyon tedavi aracı değildir. Meditasyon yapıldıkça keyif alınan bir şeydir. Aslında “yapmak” doğru fiil değildir meditasyonla ilgili. “Olmak” daha uygun kaçar. Meditasyon halinde olmak diyelim ona biz. Evet, meditasyon halinde olmak sadece orada olmanın keyfi için yapılır. Dolayısıyla niceliksel hiçbir şeyle doğrudan ilişkilendirilemez. Bu doğru yaklaşım değildir. Bir sevgilinin yanında olmak, onunla zaman geçirmek nasıl ki niceliksel bir ölçekle algılanamazsa meditasyon da öyledir. Meditasyon kendinizle, sadece ve sadece kendi varlığınızla geçirdiğiniz zamandır, o haldir… bunun hesabını insan kendisi yapabilirse yapar belki ama ben açıkçası bir şey diyemeyeceğim.
Sadece çok çok genel bir şey söyleyebilirim: Meditasyon pek çok insan için kısa vadede faydası yahut değeri hemen anlaşılacak bir şey olmayabilir. Biraz sabır göstermek ve sebat etmek gerekebilir.
Meditasyonların genellikle/hep (?) 21 gün yapılması hedefleniyor. Bunun sebebi nedir?
Bunun temel sebebi herhangi bir şeyin sinir sistemimize yerleşip varoluşsal olarak bir parçamız haline gelebilmesi için gereken minimum sürenin 21 gün olmasıdır. Aynı zamanda bu süre sinir sistemimizde yer etmiş eski alışkanlıkların silinebilmesi için de gereken minimum süredir.
Meditasyonun hem eski kalıplarımızı kırabilmesi için hem de meditasyonun sağladığı faydaların ve açılımların yer edebilmesi için gereken süre bu nedenledir ki 21 gündür.
Eğer herhangi bir eski alışkanlıktan kurtulmak isterseniz en az 21 gün o davranışı yapmayın kaybolacaktır. Aynı şekilde, bir meditasyonun sisteminizin bir parçası olmasını isterseniz bu süre boynuca her gün aksatmaksızın yaparsanız onu hayatınıza almış olursunuz.
Osho, Mistik Gül Meditasyonuyla neyi hedeflemiş?
Osho yarattığı her teknikle ve ettiği her sözle bizlerin tam özgürlüğe doğru yönelmemizi ve hakikate çıplak gözlerle bakabilmemizi sağlamaya çalışır. Bu meditasyon terapisi de bunun bir istisnası değildir.Özgürleşmek, tüm koşullanmalardan arınmak ve saf bir varlık olarak sadece kendimiz olmak.
Bunun dışındaki her türlü çaba sadece daha fazla karmaşa ve sorun üretecektir. Kristal saflığında birer varlık olana kadar bize ait olmayan her şeyi bırakmak dışında yapılabilecek bir şey yoktur. Tüm eylem ve çaba bu yönde sarf edilebilir. Bir kez o saf oluş haline erişildiğinde artık yapılması gereken bir şey kalmaz.
Sadece oluş vardır.
Osho sadece ve sadece buna hizmet etmiştir, etmektedir.
Röportaj: Serda Kranda
