-
İçeriği
<p>Zamanda yolculuk dendiğinde hep, fiziksel bir ortamda ileri geri gidip gelmek gelir akla. Tıpkı Geleceğe Dönüş filmindeki Dr.Brown’un zaman makinesiyle yarattığı mucizeler gibi. Ya da ışınlanmak ya da başka bir şey. Biraz fantastik biraz “neden olmasın”cı isteklerle. Aslında diğer yandan hem geçmişe geri dönmek hem de geleceğe gitmek Regresyon ve Progresyon gibi terapi yöntemleriyle, en azından zihinsel ortamda mümkün kılınıyor. Aldığı hipnoz, regresyon ve progresyon eğitimleriyle, uzun yıllardır bu konuda danışanlarını kendi hayatlarında anlamlı bir yolculuğa çıkaran Güler Pınarbaşı “Ben bir sufiyim; uzun zamandır bu hayatın bir yolcusu, farkındalığa dair bilgilerin takipçisiyim; öğrenim açısından -şu an yapmasam da- diplomalı ebeyim, araştırmacıyım, yazarım, hem öğren-İ-ci hem de öğreticiyim aynı zamanda” sözleriyle anlatıyor kendini. Her ne kadar fiziksel doğum üzerine eğitim almış olsa da ruhsal doğum konusundaki çalışmalarıyla önce kendinin sonra da karşılaştığı herkesin farkındalık yolcuğuna değer katan, özel biri o.</p> <div>Üçüncügöz Dergisi ve Farkındalık Okulu Kurucusu Güler Pınarbaşı ile geçmişe ve geleceğe “bir bakıp gelmek” üzerine konuştuk.</div> <div> </div> <div><b>Geçmişin duygu yükü, bugünümüzü hatta tüm hayatımızı nasıl etkiler? Gittikçe daha korkak, daha kırılgan ya da daha saldırgan oluşumuzun, geçmişle kurduğumuz sağlıksız bir köprüyle ilgisi var mıdır? Yani aslında şunu demek istiyorum, karakterimiz sandığımız şey, zamanla geldiğimiz nokta olabilir mi?</b></div> <div>İsterseniz şuradan başlayalım: cümleye, geçmişin duygu yükü demeden, sadece ‘duygu durumu’ diyelim. Kelimelerin gücünü duymuşsunuzdur. Duyguya ‘yük’ ilave edersek kelime olumsuz yansır. Sorudaki cümlenin devamı da olumsuz geliyor farkındaysanız. Çünkü geçmişte yaşadığımız iyi duygular da var. Geçmişte yaşanan o ana gittiğimizde, o an hangi duyguyla bezenmişse onu yeniden yaşarız. Tabii geçmişte yaşananlar sonucu bazı kararlar aldığımız için bu karakterimize etki edebilir, düşünceler sonucu yaşadığımız duygu blokajları ile alınan kararları karakterimiz sanırsak yaşamamızdaki etkileri zamanla, geldiğimiz nokta olabilir. Bu tekniklerle yaptığımız farkındalıklar bunları görmemizi sağlıyor ve duygusal sağaltımını yaparak, doğru düşünce kalıplarını kullanarak değiştirtebiliyoruz.</div> <div> </div> <div><b>Geçmişin bizi ele geçiren ve hayatımızı yöneten taraflarını nasıl ehlileştiriyoruz. Belki ehlileştirmek doğru kelime değildir ama “geçmişten gelen duygu ve düşünce yükünden” nasıl kurtarıyor bizi Regresyon?</b></div> <div>Benim yöntemim sadece fark etmektir. Bu konuda öncelikle nasıl ele geçirildiğimizi ve hayatımızı yönettiğini fark etmemiz lazım. Yine ‘yük’ kelimesine takılacağım ve onu alıp yerine farkındalığı koyacağım. Duygu ve düşüncelerin bizi nasıl etkilediğini anlamak özellikle olumsuz olanların yüklerinden kurtarabilir, geleceğe yönelik bizi etkileyen engellere karşı farkındalığımızı artırır. Gelecekteki engeller enerjimizi çekiyor. Eğer iz sürmeye devam edersek engellere çözümler bulabiliriz. </div> <div> </div> <div> </div> <div><b>Regresyon için Hipnoz şart mıdır?</b></div> <div>Regresyon; geçmiş yaşam terapisine verilen isimdir. Bu yaşam değil, bundan öncekileri kapsar. Bunu algılamak ve bu algıyı kabul etmek için öncelikle öldükten sonra yeniden doğuma (reenkarnasyon) inanmak gerekir. Bu kafa karıştırıcı bir bilgi, bu kadar da değil; derinliğine girmek gerekir. Ben inanıyorum çünkü deneyimledim. Hipnoz şart mı? Bu bir teknik, geçmişe ve hatta geleceğe gitmek için de kısaca zaman çizgisinde yürümek için terapi amaçlı hipnoz tekniğini kullanıyorum. Aldığım hipnoz eğitimi ve uygulamalarla geliştirdiğim bir tekniğim var. Aslında basit bir yöntem ama algıdaki çözümlemesi yüksek. Perdeyi kaldırıp bütünü gördürmek buradaki amaç.</div> <div> </div> <div><b>Regresyon’un duygu sıkışmalarını kaldırdığını düşündüğümüz anda şahsi yaşam algımız kökten değişiyor mu? Hayatımızı etkilen insanlara olan düşüncelerimiz, tavırlarımız? Bu türden kararlar aldırabiliyor mu?</b></div> <div>Evet hayatımız kökten değişiyor. “Bir anlık farkındalık, yüzyıllık karanlığa bedeldir”, demiş Buda. Bu yüzden geçmişte ifade edilmemiş duygu sıkışmasını serbest bıraktırdığımızda o bir anlık farkındalık inanılmaz bir rahatlamayı sağlıyor. Ve en güzeli de kalıcı bir rahatlama.</div> <div><b> </b></div> <div><b>Hipnoz ile hiç bilmediğimiz/hatırlamadığımız şeyler de ortaya çıkabilir mi? Bu, göze alındıktan sonra; baş edilmesi gereken yeni duygusal yıkımları da beraberinde getirir mi?</b></div> <div>Evet çıkabiliyor, hatırlamadığımız, hatırlamak istemediğimiz, üstünü örttüğümüz şeyler… Hipnozu bunun için yapıyoruz zaten, hedefimiz bu; bilinçaltına bilinçli şekilde ulaşarak bütünü görmek. Yarı uyanık hal dediğimiz (sabah yatakta uyandığımız zamanki hal) durum ile bu dalga boyu frekansına ulaşabiliyoruz. Uygulamalarımın birinde bir şey dikkatimi çekmişti. Kişinin gençlik zamanlarına gittik. Açlık orucu tutan bir grup gençle olan birlikteliğine gitti kişi. Siyasi bir dönemdi ve arkadaşlarıyla bir yemin etmişler. Söylemedi… Orada o yeminin gücünü görmek enteresandı, ağladı çok ağladı ama söylemedi oradaki sırrı… Ben de ısrar etmedim, önemli olan onun farkındalıkla bu yükü geçmiş zamandaki bu anıdan getirdiğini idrak etmesiydi çünkü. İşte, dediğiniz gibi: “Bunun göze alınması” konusu çok önemli. Bugüne kadar hipnozun insanlarımıza doğru tanıtılamamış olması, insanların gereksiz korkularını tetiklemekte ve böylesine etkili tekniğin kullanımından vazgeçirmekte ya da korkutmakta çoğu insanı. Yaptığım bir hipnoz sonrası dışarıda bir grup vardı, merak edip uygulanan kişiye sorduklarında aldığım geri bildirimi sunayım: “Hipnozda uyumadım, gerçekten uyandım!” dedi. Hipnoz tekniği adını, ‘Uyku Tanrısı’ Hipnosis’den alsa da aslında farkındalığı gerçeğe uyandıracak denli güçlü olduğunu söyleyebilirim. Baş edilmesi gereken duygusal yıkımlar seans sırasında tamir edildiğinden sonrası sadece farkındalığın takibine kalıyor. Korkacak bir şey yok… Önemli olan yıllardır taşıdığımız duygusal bavulunuzu bırakmak. Karar vermek lazım; ya zamanla bilmeden oluşturduğunuz duygusal bavulunuzu içindeki gereksiz şeylerle taşıyacaksınız ya da cesurca bilinçaltına girip bilinçli bir şekilde geçmişin sizi etkileyen anılarıyla yüzleşeceksiniz, bu son olacak ve rahatlayacaksınız... </div> <div> </div> <div> </div> <div><b>Açığa çıkan şeylerle nasıl baş ediliyor? Bu noktadan sonra regresyon nasıl işliyor? </b></div> <div>Açığa çıkan şeyler bir bulut gibi düşünebilirsiniz; şekil değiştiriyor, uçup gidiyor. Zaten yoktu, kişi onu şekillendirmişti. Baş etmek değil, sadece fark etmek var. Bu durumu şu örnekle daha iyi açıklayabiliriz: Birinin bir filmi izlerken çok etkilendiğini düşün; özellikle de bir sahnesinden çok etkileniyor; 2. 3. 4. 5. kez seyrettiğinde aynı sahnede aynı etkileşimi yaşıyor çünkü bu yaşamında ya da daha önceki geçmiş yaşamlarında bu etkiyi aldığı önemli bir anını tetikliyor. Bu yüzden orada sürekli o duyguya giriyor, etkinin gücü bu yüzden. İşte hipnozda bu etkiyi ortadan kaldırmak mümkün. O zaman kişi bu filmi tekrar seyrettiğinde, o sahnede aynı tepkiyi gösterme durumu kalıcı olarak ortadan kalkıyor.</div> <div>Hipnoz, danışmanlıklarımda çok sık kullandığım bir tekniktir. Regresyon, geçmiş yaşam terapisinin adı ama geçmiş yaşam tanımlaması zamanda öylesine etkin ki, bu röportaja başladığımız andan şimdiye kadar olan zaman da geçmiş zaman oldu, öyle değil mi?</div> <div>Regresyonda geçmiş yaşamlarda benim deneyimlerim şunlar oldu; ilki İskoçya’da çok çocuklu bir aileye sahibim, fakiriz ve hastalıktan öldüm. Sonra Uzakdoğu’da rahibe-fahişe olduğum zamana da gittim. Sokaklarda kötü bir şekilde öldüğümü gördüm, aç kaldığım zamanlar; yerli bir kabilede tecavüz yaşadığım zamanı; Hindistan’da kocam öldüğü için yakılarak öldüğümü gördüm. Çin’de çok yaşlı ama saygın bir adam ve yaşlılıktan ölerek biten bir hayatım olduğunu gördüm… Yeter mi? Ben bu yaşamımda bunların hiçbirini yaşamadım ama korkusu hep ensemdeydi. Farkındalık konularına girince rahatladım. Araştırmalarımı sürdürünce ben de eğitmen ve uygulayıcı olmaya başladım. Benim uygulamalarımda ise Ortaçağ’a gidenler oldu; savaşta öldüğünü görenler v.b yaşam deneyimleri işte… Hoşuma giden ise işlenen konular aynı gibi görünse de herkesin zihni yorumlarında kendine özgü ilginç anlamlar veriyor. Bunun zenginliği varoluşumuza hayretimi artırıyor…</div> <div> </div> <div><b>Progresyon nedir?</b></div> <div>İnternette araştırma yaptım, genelde bağışıklık sistemi zayıf hastaların hastalığının ilerlemesini anlatmak için kullanılan bir kelime. Biz bunu kendi konumuzda aynı şekilde kullanıyoruz; İlerleme… Zamanda kullanırsak; regresyona, geçmiş yaşam diyorsak, progresyona da gelecek zamanda ilerleme diyoruz.</div> <div> </div> <div><b>Gelecek yaşamlarda ileri gitmek ile şimdiki yaşamda ileri girmek, terapi içinde nasıl ayırdediliyor? Yani kişi bir tercihte mi bulunuyor yoksa o an kişi nereye ilerlerse oralar mı yaşanıyor? </b></div> <div>Bu güzel bir soru. Şimdi ben kendi tanımlarımla cevap vereyim; regresyonu anlatırken de söylemiştim, geçmiş yaşam derken orta çağ da geçmiş yaşam dün de, bu röportaja başladığımız zaman da geçmişte kaldı bile. Aynı mantığı burada da kurabiliriz; şimdiki zamanda ileri gitmek bir an sonrası, bir saat ya da bir gün derken; gelecek yaşamda ilerlemeyi bir yıl, 10 yıl, 20 yıl… Ölüm sırası ve de sonrası olarak düşünebiliriz. Regresyonda da aynı sıralama var, bu sefer geçmişe doğru gidiliyor. 1 gün öncesi 10 yıl 20 yıl, bebeklik, doğum sonrası, doğum esnası, rahimdeki zaman ve öncesi… Ve ondan öncesi… Ve ondan bir öncesi daha…</div> <div> </div> <div><b>Geçmiş ve gelecek arasındaki bu yolculuklarda, kişi tüm olup biteni kendisi mi görüyor yoksa siz mi anlatıyorsunuz?</b></div> <div>Benim yaptığım uygulamada kendisi görüyor, ben anlatırsam kendi vizyonum, hayal gücüm karışabilir. Kendisi görürse idraki ve farkındalığı o denli yüksek olur. Enerjisini daha verimli kullanır.</div> <div> </div> <div><b>Progresyon terapisi, kişinin geleceği görmesinin ardından gördüğü yaşama etki edebiliyor mu? Sonuca katkısı var mı yoksa süreci daha olumlu hale getirmek mi maksat?</b></div> <div>İlk amacı süreci olumlu hale getirmek diyebiliriz. Çünkü geçmişte yaşanmış olumsuz anılarla kurgulanmış gelecek yaşam ne kadar olumlu olursa olsun kaygıyı, kuşku ve korkuyu yanında getirebilir. Sonuçta bu terapilerin etkisi ile zihni olumlu yüklemeyi başararak geleceğe dair vizyonu da olumlu yöne çekebilir. Sonuca katkısı var, olumlu düşünmeyi başaramayan zihne bir süre olumlu düşünmenin rahatlığını yaşattığınızda kişi bundan sonrasında da bilinçli bir şekilde talep etmeye başlıyor. </div> <div> </div> <div><b>İnsanların bu terapilere başvurma nedenleri nelerdir? Bir başka deyişle kimler regresyon/progresyon terapisi almalı?</b></div> <div>Regresyon- geçmiş yaşamın terapide kullanılma sebebi, sorunun kökenine bu yaşamda girilememişse geçmişte aranabilir. Magazin merakı yüzünden de talep edilebiliyor. Geçmiş yaşamda ne olduğunu bilmek bir rahatsızlık için değilse çok önerdiğim bir şey değil, orada geçen zaman bile şimdiki anı yaşamak için bir kayıp bence. Progresyon- gelecek yaşam terapisinde ise geçmiş referansıyla geleceği düşünmek ve adım atmaktan çekinmeye sebep olabiliyor. Bu konuda şöyle bir uygulama örneğim var; bir bayan gelmişti yeni evli çocuk sahibi oluyorlar ama kadıncağız korkuyor; doğumdan, bebeğe bakamayacağından, ortamın güvensizliğinden, kendi yaşadıklarından referans alıp geleceğini iyi oluşturamayacağından vb. Bu terapi sonrası bebek ile geçirdiği zamana gitti, öncelikle hamilelik dönemine, doğuma, oradan bebek kucağında evine gidişine… O kadar canlı yaşadı ki; geleceğe yansıttığı korkuların anlamsızlığını gördü ve geleceğin olumlu da olabileceğini algıladı. Rahatladı. Her iki zaman dilimi de yok. Ama eğitimsiz zihin, hakimiyeti elinden kaçırmış bireyi mahvediyor. Birçok şimdiki zaman heba oluyor. Bu terapiler kişinin bu gereksiz kaygılarını yok etmesine yarıyor ve zihnine şimdiki zamandan başka zamanın önemi olmadığını hatırlatıyor.</div> <div>Kimler almalı dersek: Panik atak hastaları, manik depresifler, anlamsız fobileri olanlar, sürekli tekrar eden korku, kuşku, gelecek kaygısı sahipleri, bağımlılık sorunu olanlar, sürekli bir şeylerini kaybedenler… Kısaca her şeyin zihinde başladığını ve düzenlenebilir olacağını algılayabilenler… Ben 3 aşamalı bir terapi süreci uyguluyorum: Geçmiş zaman- şimdiki zaman- gelecek zaman odaklı 3 seans sorunları çözmeye yeterli oluyor.</div> <div><b> </b></div> <div><b> </b></div> <div><b> Bu terapileri uygulayan kişilerin alması gereken eğitimler var mı? Bu terapileri deneyimlemek isteyen kişiler, terapistlerde hangi özellikleri aramalı?</b></div> <div>Bence var. İnsanla ilgili her konuda eğitim almak gerekliliği gibi. Bir tıp sempozyumunda dinlemiştim, “insanın sorununa iyi gelen her şey şifadır, bunu uygulayan şifacıdır” demişti yurt dışından gelen bir doktor. Buna da katılıyorum. Bu konuda hipnoz eğitimi alınmalı. Kitaplarda da yazıyor okunup yapılabilir ama çalıştığınız kişinin bilinçaltından ne çıkacağı ve nasıl yönlendirmeniz gerektiğini bilemeyebilirsiniz. Kendinizle çalışabilirsiniz. Zararı en fazla yanlış telkin verir, hayatınızda yansımasını alırsanız düzeltirsiniz. Ama başkasında, onun karmasına girmiş olursunuz. Bence terapistlerde aranılacak tek şey güven duygusu. Ben de kaç zamandır uyguluyorum bu teknikleri eğer gelen kişi bana güvendiyse hemen açılıyor, yoksa açmıyor bir türlü bilinçaltını.</div> <div> </div> <div> </div> <div> </div> <div>RÖPORTAJ TANIMLARI: Tatlım, röportajın en başına denk gelecek bir yere, senin uygun gördüğün bir formatta tanımlama olarak konulacak.</div> <div><b>Regresyon:</b> Kişinin zihni, rüyamsı bir durumdayken geçmişi yeniden hatırlayarak, “o an”a geri dönmesidir. Mutlu yahut can sıkıcı anları zihninde tekrar yaşayarak, hayatına ve benliğine bıraktığı etkiyi fark etmesi maksadıyla uygulanan bir terapidir. Regresyon ile hem şimdiki yaşamda geçmişe gitmek hem de geçmiş yaşamlarında geriye dönmek mümkün olabiliyor.</div> <div><b>Progresyon:</b> Kişinin zihni, rüyamsı bir durumdayken, hem şimdiki yaşamında hem de gelecekteki yaşamlarında ileri giderek, bulunduğu duygu ve düşünce durumunun etki ve sonuçlarını fark edebildiği bir terapi yöntemidir. Bu terapi yöntemi, kişinin duygu ve düşüncelerinin olumlanması üzerinde son derece etkili olabiliyor.</div> <div><b>Hipnoz:</b> Her ne kadar uyku hali gibi bilinse de, yapılan bilimsel araştrmalar hipnoz ile ulaşılan zihinsel durumun, uyanık bir zihnin beyin dalgalarıyla aynı olduğu sonucunu çıkarmıştır. Hipnoz günümüzde sadece psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde değil aynı zamanda tıbbi müdahalelerde de kullanılmaktadır.</div> <div> </div> <div>Röportaj: Serda Kranda</div> <p><em>Bu röportaj 3.Göz Dergisi Zaman Sayısından alınmıştır.</em></p>
Devamı »Röportajı Yapan Serda KrandaRöportajı Veren Güler PınarbaşıOkunma Sayısı: 20
Yorum : 80 -
İçeriği
<p><em><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><strong><img height="401" align="right" width="350" src="/Content/userfiles/image/amirt.jpg" alt="" />Siz bizleri Osho’yla tanıştıran kişilerin başında geliyorsunuz. Osho sizin yaşam yolunuzu ve biçiminizi değiştirmenize neden olan kişi. Osho’da neyi gördünüz? Onu diğer büyük adamlardan farklı kılan ne?</strong></span></em></p> <div>Osho hakikaten hayatımın akışını değiştiren kişidir. Osho’da neyi gördüm? Osho’da kendimi gördüm. Bana beni gösterdi. Bana ayna oldu. Osho’ya kadar bana hep olmadığım şeyler olduğum söylenmiş ve ona inanmam istenmişti. Kimse bana hakikaten kim olduğum ne olduğum hakkında hiçbir ipucu vermemişti. Osho’yu okumaya başlar başlamaz ruhum onu algılamıştı. Daha ilk paragrafın sonunda artık hayatımda hiçbir şeyin aynı olmayacağına ilişkin bir iç görü oluşmuştu: İlk görüşte aşk anlayacağınız. Aşk denilebilir ancak buna sanırım. Bir varlık karşısındakinde kendi varlığını görüyor. Herhalde aşkın tanımlarından birisidir bu. Böylelikle iki ayna karşılıklı durduğunda erişilen o sonsuzluk mümkün oluyor.</div> <div> </div> <div>Sorunun ikinci kısmını da aslında böylelikle biraz da olsa yanıtlamış oldum sanırım. Diğer “büyük adamlar”a baktığımda onları görüyordum Osho’ya batığımda ise kendimi. Ruhumun en derinliklerinin hiç erişememiş olduğum karanlıklarının dahi aydınlanmış olduğunu, görünür hale geldiğini hissettim, oralara indim, oraları keşfedip oraları varlığımın entegre olmuş bir parçası haline getirdim. Beni sahte kimliklerimden ayırıp çırılçıplak varlığımla baş başa bıraktı. Diğer “büyük adamların” yapmaya çalıştığı şey ise bana ait olmayan başka başka kimlikleri bana yapıştırmaya çalışmaktı.</div> <div> </div> <div>Bir başka deyişle diğer “büyük adamların” yaptıklarını temizleyen kişi oldu Osho, onların verdiği zararları onarmama yardım ve rehberlik etti. Varlığımı saflaştırmama yol açtı.</div> <div> </div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong>Meditasyonlar bir nevi reçete gibi midir? Arızalı ve hasarlı yanlarımızın tadilatında ne tür faydalar umabiliriz?</strong></em></span></div> <div> </div> <div>Meditasyonun ne olacağı onu yapan kişinin ondan ne beklediğine göre değişecektir; hayattaki diğer pek çok şey gibi. Meditasyon kendi başına bir varlık değildir. Onu tecrübe eden insanın durumundan, hazırlık düzeyinden, niyetinden bağımsız değildir.</div> <div> </div> <div>Bu anlamda genel bir reçete değildir. Herkesin her belli durumda yapıp da eşit faydayı alacağı bir araç, bir ilaç değildir.</div> <div> </div> <div>Meditasyonun tüm faydası ondan fayda sağlamak arzusu bırakıldığında ortaya çıkan yan ürünlerdir. Meditasyonu şu amaçla, şu şekilde uygulayınca, şu sonuç çıkar dediğinizde onu zaten bildiğiniz, tanımlayabildiğiniz ve sonuçlarını kontrol edebildiğiniz bir sürece indirgemiş olursunuz. Ki bunu sadece zihninizle bilebilirsiniz ve kontrol edebilirsiniz.</div> <div> </div> <div>Meditasyon ise nihayetinde bir zihinsizlik halidir. Bir boşluk halidir. Egosuzluk halidir. Reçeteye indirgendiğinde artık o şey meditasyon olarak nitelendirilebilecek özelliklerini yitirmiş olacaktır. O artık bir araçtır. Meditasyon ise sürecin kendisidir. Arızalarımızı, hasar görmüş yanlarımızı kabul etmekle ilgili bir şeydir, onları düzeltmekle alakalı bir şey değildir. Meditasyonda, olan her şeyi tam olarak olduğu gibi tecrübe ederiz. Gelen ve olan hiçbir şeyden kaçınmaz onu düzeltmeye çalışmayız.</div> <div> </div> <div>Biz kendi varlığımızda bir şeyleri düzeltmeye çalıştığımızda yaptığımız şey başımıza gelen olayları reddetmektir. O olan şeylerin olma sebeplerini ve koskoca bir insanlık tarihinin zincir gibi birbirine bağlı halkalarını kopartmak ve kendimizi o etkilerin yanlış olduğu varsayımıyla bu zincirden ayırıp soyutlamak isteriz.</div> <div> </div> <div>Oysa sorunun kendisi tam olarak budur: Kendi kaderimizi, hayatımızı, onu oluşturan öğelerin bütününü kabullenmek ve anlamaya çalışmaktansa onun bir kısmını almayı; istemediğimiz kısımları ise atıp onlardan kurtulmayı isteriz. Bu da varlığımızın ve varoluşun bazı kısımlarını kabullenmemek demektir. Ondan kendimizi daha büyük hissetmek demektir. Seçme şansımız olduğu gibi bir yanılsamaya kapılmak demektir.</div> <div> </div> <div>Tüm yarılmayı ve tüm ikilikleri, zıtlıkları bu tavır oluşturur. Egonun kökeni budur. Ego olmayan bir güce sahipmiş gibi davranmaktır. Buna körlemesine inanmaktır. Hayatımızın bambaşka olabileceğine ve bu dünyanın bize karşı olduğu için buna izin vermediğine inanmaktır…</div> <div> </div> <div>Bu çocuksu tavırdan beslenir egomuz. Ve meditasyon bu hastalıklı ruh halini beselemediği gibi bizzat bu tavrı ortadan kaldırmak için vardır. Dolayısıyla meditasyon hastalıklarımızı onarmaz hastalığın kendisini ortadan kaldırır. Ama bunu yaparken sadece hastalığı değil hastanın kendisini de ortadan kaldırır. Arızalarla uğraşmaz ve arıza oluşturan mekanizmanın ta kendisini ortadan kaldırır. Egoyu yok eder ve ortada hastalanacak, hastalık üretecek, arıza yaratacak yahut arızalanacak bir şey kalmaz.</div> <div> </div> <div>Geriye kalan yegâne şey sağlıktır. Bütünlüktür. Tamlıktır. Akışın kendisidir. Katılaşacak bir şey yoktur.</div> <div> </div> <div>Eğer egonuzu ve sınırlamalarınızı ve hastalıklarınızı bırakmaya istekliyseniz meditasyondan uzun vadede bir fayda bekleyebilirsiniz. Ama onarmak derseniz, tavsiye etmem. Çünkü onarılacak olan şey sizin egonuz olduğu sürece ona hizmet etmeyecektir.</div> <div> </div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong>Kişi, hangi meditasyonun hangi durumlar için daha yerinde olduğuna kendi karar verebilir mi? Yoksa doktor hasta ilişkisi gibi bir sistem var mı? </strong></em></span></div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong> </strong></em></span></div> <div>Bu aslında oldukça genel bir soru ve çok spesifik bir cevabı olamaz. Bunun anlamı şudur: Bu yanıt sizin hangi gelenekten geldiğinize, hazırlık durumunuza, samimiyetinize, kullanacağınız tekniğin özelliğine ve bunun gibi binlerce faktöre göre değişebilir.</div> <div> </div> <div>Doktor-hasta değilse de bir mürşit-mürit ilişkisine dayanan binlerce sistem var; tüm dünyadan bahsediyorsak… Eğer sorunuzu Osho meditasyonları bağlamında cevaplamak gerekirse böyle bir sistem olmadığını söylemem gerekecektir.</div> <div> </div> <div>Osho bir pınar misali pek çok meditasyon ve terapi tekniğini, pek çok bilgiyi, bol bol ilhamı tüm insanlığın üzerine yağdırmaktadır. Kişi ne kadar susamışsa o kadarını içecektir. Faydalanacak, susuzluğunu giderecek ve gidecektir. Tekrar susarsa tekrar gelip yeniden susuzluğunu giderecektir. İsterse orada kalıp suya girecek onunla yıkanacaktır. İsterse de kendisi de eriyip sıvı hale geçerek, o da daha aşağılara doğru akmak için suyu nicelik ve nitelik olarak çoğaltacaktır. Bu giderek bir çağlayana dönüşecek ve daha uzaklara ve daha da derinlere doğru inecektir…</div> <div> </div> <div>İnsanlık artık çok çeşitlenmiş olduğundan ve her düzeyden, her koşullanmadan geçmiş insan artık meditasyonlara erişebildiğinden bu seçimi Osho kişinin kendisine bırakmıştır. Onlarca meditasyon ve terapi tekniğinden kişi deneyerek, yaşayarak kendi varlığıyla bunları test etmelidir.</div> <div> </div> <div>Meditasyon yoga gibi değildir. Meditasyon kişisel bir yoldur, bilimsel değildir. Meditasyon teknikleri bilimsel olabilir ―ki Osho, meditasyonları hep insanlarla deneyerek ve o denemelerin yarattığı etkileri gözlemleyerek mükemmelleştirmiştir. Ancak o meditasyonlardan kişinin alacağı şey kişinin kendisinden bağımsız değildir. Osho kendi yarattığı ve önerdiği meditasyonların denenmesini ve en az 21 gün denemesini ve sonra o tekniğin gerçekten uygun olup olmadığı kişinin kendisinin bir anda fark edeceğini söylemiştir.</div> <div> </div> <div>Ancak eğer bir ermişin müridi olma ayrıcalığına sahipse kişi ustasının ona söylediği şeyi yapması en doğrusudur. Bu pek çok gereksiz deneme-yanılma sürecini atlama şansı verecektir.</div> <div> </div> <div><em><strong><span style="color: rgb(128, 0, 128);">İnsanların çoğu bir şeylerden şikâyetçi. Tüm yakınmaların ardında aslında kişinin kendi ruhsal, fiziksel ve zihinsel durumu açığa çıkıyor. Bir şekilde insan kendine dönüp baktığında “başka biri olmanın” ipuçlarını arıyor. İnsan değişince, hayatı değişir mi? Değişim/dönüşüm bilincine varmak da bir başka bilinç. Bu oluşum süreci </span></strong></em></div> <div><em><strong><span style="color: rgb(128, 0, 128);">Nasıl gerçekleşiyor.</span></strong></em></div> <div> </div> <div>Sorunuz oldukça karmaşık. Ayrıca pek çok varsayım içeriyor çünkü genel anlamıyla insanlığın durumu için konuşabilmek hiçbirimizin haddine değil. Ancak, bu bazı kalıpların neredeyse herkeste ―en azından tanımış olduklarımız arasında― geçerli olmadığı anlamına gelmiyor… Sözün özü: Dediklerinizde haklılık payı olmakla birlikte pek çok insan için bu söyledikleriniz ve elbette benim söyleyeceklerim geçersiz olacaktır. Bunu vurguladıktan sonra sorunuzdaki halet-i ruhiyeye karşılık gelebilecek birkaç söz söyleyebilirim.</div> <div> </div> <div>En vurucu kısım sorunuzda insanın olduğundan başka bir kimse olma isteği ve bunun ima ettiği değişimlerin nasıl olacağı ve hayatımızı nasıl etkileyeceği.</div> <div> </div> <div>Öncelikle değişim ve hayatın da ona göre şekillenmesi kısmından başlayalım. Esas mesele değişim olursa daha iyi olacak bir şeymiş gibi algılanmasıdır. Yani sanki değişmeme gibi bir seçimimiz varmış gibi düşünmektir.</div> <div> </div> <div>Her an değişiyoruz zaten. Ve bizim hayat dediğimiz şey aslında bu sürekli değişim halinin başka bir ifadesidir. Hayat ve kendimiz arasında bir ayrım olduğu varsayımı tüm bu karmaşa ve kafa karışıklıklarına sebep olmaktadır. Aslında hayat biziz ve biz de hayatın ta kendisiyiz. Bu sürekli akış ve etkileşim sayesindedir ki canlılık mümkün olabilmektedir.</div> <div> </div> <div>Şimdi, kendimizi değişmeyen bir şey olarak varsayalım… Bunun olabilmesi için çevremizden bütünüyle soyutlanmış olmak zorundayız. Kaldı ki tamamıyla uzaydan soyutlanmış bir vakumda dahi değişim olmaktadır. Orada bazı parçacıklar görünüp kaybolmaktadır. Şu evren denen koskoca varoluşun içerisinde herhangi bir nokta yok ki kalan diğer kısımdan soyutlanabilsin. Ve varoluşun ilk anından beridir (eğer öyle bir şey varsa) değişim dışında, dönüşüm dışında hiçbir şey vuku bulmamaktadır.</div> <div> </div> <div>Böyle bir durumda insan neden kendisini sanki değişmeyebilecek bir şey gibi tahayyül eder? Sanki değişim çok doğaüstü bir şeymiş gibi algılar? Değişmemek elindeymiş zanneder?</div> <div> </div> <div>Bunu sadece ego yapabilir. Bizzat kendisi bu yanılsamayı yaratmak için var olan egomuz olduğu sürece sanki hiç değişmeyebilirmişiz ve hatta sanki bu bir marifetmiş gibi inançlar oluşturabiliriz. Değişmemek için direnç geliştirebilir ve özel çaba harcayabiliriz.</div> <div> </div> <div>İnsan zaten değişmektedir. Değişmeyen şey insanın körlüğüdür. Kendindeki ve hayattaki değişimleri algılamayan eskide kalmış sabit fikirlere tutunmaktır sorun, değişememek değil.</div> <div>Bir insanın bedeninde her an milyonlarca şey değişmektedir. Dünya ve güneş sistemi evrende hayal bile edemeyeceğimiz bir hızla ve ivme ile hareket etmektedir. Bu evrenin kendisi asla bir önceki anda var olan evren değildir, hızla genişlemektedir. Herhangi bir an ile bir başka an asla aynı olmamıştır ve olamaz.</div> <div> </div> <div>İnsanın egosu ise kendisini her şeyin her an değişip dönüştüğü bu evrende sabit kaldığı yanılsaması ile var olabilmektedir. Yani bu yanılsama ortadan kalkacak olsa ve zaten yaşanan hakikati görebilse o an ego tamamen ortadan kalkıverecektir.</div> <div> </div> <div>Ego denen şey, bizim çok yanlış bir şekilde kendimiz sandığımız şey sadece bir hayalettir. Geçmişte bir an belki var olmuş ama artık olmayan bir imgedir.</div> <div> </div> <div>İnsanlar bu muazzam değişim ve dönüşümleri yönetemeyeceğini bildiği için egoya ihtiyaç duyar. Bu sayede etkisi dışında kalan hakikatin kısımlarını dışarıda bırakarak kendisini sözüm ona korumaya çalışır. Oysa korunmaya çalışılan şey zaten çoktan bambaşka bir şeye dönüşmüştür…</div> <div> </div> <div>Kısacası değişimi yaratmak değil anlamak ve onu fark etmek yeterlidir. Bunun için ise insanın kendisini ve içerisinde var olduğu evreni egosuzca anlamaya çalışması yeterlidir. Değiştirilecek bir şey yoktur sadece değişimin ve akışın kollarına kendini bırakabilme cesaretine sahip olmak yeterlidir. Bu güven duygusu da sadece meditasyon ile mümkün olabilecektir.</div> <div> </div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong>Meditasyon ile ilgili merak edilen bir şeyi öğrenmek istiyorum. Meditasyon yapmanın kötü/ters/ yan etkileri var mıdır? Yani meditasyon sonrasında yahut sırasında olması muhtemel tehlikeler var mıdır? Yanlış yaparsak bir şeyler ters gider mi?</strong></em></span></div> <div> </div> <div>Güzel bir soru. Cevap çok net: Meditasyon sırasında ters gidebilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü meditasyon sadece olanı olduğu gibi ve olduğu kadar görmek ile ilgili bir şeydir. Yani hakikatin kendisini önyargısız ve beklentisizce anlama sürecidir. Meditasyonda bir şeyin yanlış gitmesi demek hakikatin kendisinde bir şeyin yanlış olması olasılığını kabul etmek demek olacaktır.</div> <div> </div> <div>Ama insanlar meditasyonu yanlış anlayabilir. Onun adına yanlış yahut başka bir şeyi yapabilir ve bunun sonucunda ortaya çıkan şey hakikati algılamak değil onu çarpıtarak yahut eksik algılamak sonucu yaratabilir.</div> <div> </div> <div>Bu durumda insan ortaya çıkan olası etkileri beğenmeyecek yahut kabullenmek istemeyecektir. Ancak, en başta bizzat kendisi bir başka şeyi meditasyon olarak varsaymıştır yahut onu yanlış beklentilerle uygulamaya çalışmıştır.</div> <div> </div> <div>Bunu yapacak olan şey de yine insanın kendi egosudur. Kendi varoluşunu tehlikeye atacak yegâne şey olan meditasyonu baltalamak onun görevidir. Meditasyon zarar vermez sadece kişi meditasyonun ona göstereceği hakikatle yani kendi hakikatiyle yüzleşmenin yaratabileceği korkuyu hissedebilir. Ancak böyle bir durumda da zaten kişi meditasyonu bırakacaktır: Ta ki kişi hazır olana kadar.</div> <div> </div> <div>Meditasyonun en güzel tarafı ona hazır olmayan hiç kimsenin onu yapamayacak olmasıdır. Sigortalar vardır. Meditasyon sadece bireyin gönlüyle yapabileceği ve zorla asla yaptırılamayacak bir şey olduğundan insan istemediği yahut “zarar göreceğini” yani gördükleri onda olumsuz etki yaratacağı durumda hemen onu bırakır. O zaman anında kişi var olduğu bilinç seviyesine döner ve hayatına devam eder kaldığı yerden.</div> <div> </div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong>Meditasyona başlamak aşamalı mıdır? Yoksa kişi, ilgisini çeken bir meditasyonu yönergeleri takip ederek hemen yapmaya başlayabilir mi?<img height="99" align="left" width="132" alt="" src="/Content/userfiles/image/g%C3%BCl1.jpg" /></strong></em></span></div> <div> </div> <div>Meditasyon kişinin gelişmesine göre şekil alır. O nedenle nereden başlanırsa başlansın meditasyon kişinin alabileceği seviyede kalacaktır zaten. Özellikle Osho Meditasyonları sadece talimatları okunarak ve müzikleri edinilerek hemen yapılabilir. Hiçbir önkoşul yoktur. Kişinin özgür iradesi ve istemesi yeterli koşuldur.</div> <div> </div> <div>Meditasyonlara şans tanımak konusunda sadece birazcık cömert olup başlanılan tekniği en az birkaç hafta sürekli yapmak tavsiye edilebilir. Ancak o zaman meditasyonların bizdeki etkilerini anlamamız mümkün olacaktır.</div> <div> </div> <div><em><strong><span style="color: rgb(128, 0, 128);">Biz acıyı kutsayan bir milletiz. Şarkılarımız, şiirlerimiz hatta sinemamız bile acıdan besleniyor. Komik adamları hep hafif buluyoruz. Biz “gülmek ağlamak getirir, çok gülersen başına kötü bir şey gelir” gibi sözlerle çocukluktan başlayarak bir şekilde kıstırılıyoruz. Toplumun gülme algısı hakkında neler düşünüyorsunuz?</span></strong></em></div> <div> </div> <div>Her şeyin sebepleri vardır. Bir insan topluluğu eğer acıya bu kadar yatkınsa belki de bunun sebebi acı şeyler yaşamış olmasıdır. Kaldı ki belki de bu deyişlerde birtakım hakikatler gizlidir.</div> <div> </div> <div>Ancak bazı koşullanmalar da yok değil elbette. Ancak bunun başka toplumlardan daha çok yahut az olduğuna kanaat getirmek oldukça iddialı bir ifade olur sanırım.</div> <div> </div> <div>Ancak şunu söyleyebiliriz ki var olan modern toplumlarda neşe, coşku, mutluluk, sevinç, esrime gibi kavramlar ve davranışlar oldukça göz ardı edilir ve bunların uluorta ifade edilmesi ve izin verilmesi çok tasvip edilmez.</div> <div> </div> <div>Sizin de belirttiğiniz gibi mesele toplumun çocuksu olarak nitelediği bu insani özellikler baskılanır ve maalesef içinden taşan sevinçte yanlış bir şey olduğu derinlemesine bireylere erken yaşlarda işlenmiş olur.</div> <div> </div> <div>Oysa endişeli, kaygılı, korkularla dolu, güvensiz, ürkek bireylerden oluşma bir toplumu kontrol etmek daha kolaydır. Toplum ―herhangi bir toplum― sonuçta bireyin mutluluğunu değil kendi varlığını korumak üzere örgütlenmiştir. Toplum sadece bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Mutluluk için uygun bir araç değildir. Mutluluk, sevinç bireyin içinden, özünden kaynaklanır ve doğaya aittir. Neşeli ve sevinçli olmak için topluma değil doğaya ve doğal olana ihtiyacımız vardır.</div> <div> <a href="http://www.ucuncugoz.org/Home/AbonelikFormu"><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong><img height="344" align="right" width="275" src="/Content/userfiles/image/kapak-ocak.jpg" alt="" /></strong></em></span></a>Toplum sadece işini yapıyor. Hayatta kalmak üzerinden bireyi ve kendisini var etmeye çalışıyor. Mesele bireysel olarak kendi sorumluluğumuz olan mutluluğun, neşenin, kahkahanın sorumluluğunu ne kadar aldığımızdır. Bunlar için ne yapıyoruz? Kendimizi toplumun kurbanı gibi mi hissediyoruz? Onun bizden talep ettiği derbeder kimse olmayı kabul mü ediyoruz? Topumun bizi tutmaya çalıştığı düşük var olma güdüsüne mahkum mu hissediyoruz kendimizi?</div> <div> </div> <div>Hakikat ve onun doğal bir yan ürünü olan sebepsiz mutluluk ve esrime halini sadece biz istersek ve ona talip olursak edineceğiz. Ve bugüne kadar bunu bir başkasına verebilmiş hiç ama hiçbir kimse yahut kurum olmadı. Olamaz da! Bunu Tanrının kendisi bile yapmıyor yapamıyor… İstese hepimizi hemen şu an neşe dolu insanlar yapamaz mıydı?</div> <div> </div> <div>Bunun için rüyadan uyanmak gerek. Uyanmak için istekli olmak gerek. Hiçbir toplumun yahut ideolojinin, ekonomik sistemin ya da iktidarın vs. yapamayacağı bir şeydir bu: Mutlu olmak senin seçimindir. Onu yaşamanı engelleyen ne varsa onu silip atmak sana kalmıştır. Ama çok az insan kurban pozisyonundan çıkmak ister. Çünkü o rahat pozisyon terk edildiğinde her şeyin sorumluluğu seni bekler. </div> <div> </div> <p><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong>Ağlamak da kişiyi çoklukla zayıf, güçsüz gösteren bir şey. Erkek adam ağlamaz, herkesin içinde ağlanmaz gibi ağlamayı da baskılayacak bir sürü görüş yerleşmiş durumda. Sizce duygusal tepkilerimizi bastırmak, iç dünyamızda nelere mal oluyor? </strong></em></span></p> <div> </div> <div>İçinde bizim de olduğumuz bazı insan topluluklarında özellikle erkeklerin ama genelde yetişkinlerin ağlamasının biraz anormal kaçtığı doğru denilebilir. Bu tarz koşullanmalar sonucunda insanlar elbette duygularını yaşamak ve onlara izin vermektense maalesef bastırmak zorunda kalmaktadır.</div> <div> </div> <div>Biz var olan herhangi bir şeyi baskıladığımızda ve onu bilincimizin dışında bir yerlere attığımızda olan şey onu orada tutmak için fazladan enerji harcamak zorunda kalmamızdır. Olan hiçbir şeyi reddedemeyiz. Bunun pek çok sonucu olur. Olan şeyleri reddetmenin en uç noktası delirmektir. Zihin içinde bulunduğu gerçekliği kabullenmediğinde bunun adı şizofrenidir.</div> <div> </div> <div>Bu bağlamda bakarsak duygularımızı yani bizim kendi enerjimizi baskılamak bizi en nihayetinde delirtecektir. Ve buradan bakacak olursak herkes az ya da çok delidir. Sadece bunun dereceleri konuşulabilir. Az deliler çok delilere “deli” der. Onların dedikleri kabul edilecektir çünkü sayıları daha çoktur!</div> <div> </div> <div>Duygularımız bastırdığımızda düdüklü tencereye konan şeylere ne olursa o olur. İçerdeki şeyler basınç oluşturmaya başlar. Oradaki şeylerin orada kalması giderek güçleşir. O basıncı dengelemek için çok büyük bir karşı güç uygulamak gerekir.</div> <div> </div> <div>Bunun anlamı insanın kendi enerjisiyle savaşması ve mücadele etmesi demektir. Kendi kendisiyle mücadele etmek deliliktir. Bunu yapabilmek için insanın kendisini en azından ikiye bölmesi gerekir: Bir var olan şey ve onunla mücadele eden şey!</div> <div> </div> <div>Bunun bizi götüreceği şey haplarla zar-zor kendimizi “normal” gösterebilecek kadar acze düşmektir. Aynaya baktığımızda gördüğümüz o sahte gülümsemenin bize ait olmadığını bile bile psikiyatra gidip mutluluk haplarından bir kutu daha yazdırmaktır.</div> <div> </div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong>Ağlayan, üzgün birini gördüğümüzde hemen şefkat gösteririz. Derdini öğrenip çözüm bulmak isteriz. Acaba ağlamak da, gülmek gibi geldiği zaman serbest bırakılması gereken bir şey mi?</strong></em></span></div> <div> </div> <div>İnsanın sadece kendisi olması ve içinden gelen her şeyi içtenlikle yaşamsından bahsediyoruz. Bu bizlerin insan olma adına insan kalabilme adına yapabileceğimiz yegâne şeydir. Siz bana insan olmalı mıyız yoksa bir robot gibi mi yaşmalıyız diye sormuş oluyorsunuz. Olan bir şeyi, zaten hissettiğimiz bir şeyi yaşayıp yaşamama seçeneğimiz aslında yoktur. Bunu sadece erteleyebilir ve baskılayabiliriz. Var olan hiçbir şeyi reddedemeyiz. O vardır. Onu kontrol etmeye çalışmak büyük bir çaba ister. O çabaları göstermeye gayret ederken hayat ellerimizden kayıp gider. Biz hep arakadan yetişmeye çalışır dururuz. Hayat geldiği gibi yaşanmak dışında bir şey talep etmez ki bizden! Bir çocuğa sorun bu soruyu size çok garip garip bakacaktır. Biz yetişkinler ise böyle bir soru sorup ciddi ciddi yanıt arayabiliriz oysa!</div> <div> </div> <div>Bu, sadece bu bile ne kadar doğamızdan uzak bir var oluş hali içerisinde aciz bir hayat sürdüğümüzün kanıtıdır. Yeniden çocuk olmak çok mu zor? O kadar saf ve kendiliğinden olmak neden zor? Bu bilmediğimiz bir şey değil ki. Onu unutmamız için herkes elinden gelen her şeyi yaptı sadece. İyi de neden onlara izin verelim?</div> <div> </div> <div>Ancak bir şerh koymak burada da gerekmektedir. Bazı insanlar duygularına da tutunur ve onları bırakmazlar. Bu da aslında ifade edilen duygunun ardındaki esas duyguya erişmemek için, o katmana dokunmamak için bir araçtır.</div> <div> </div> <div>Örneğin her şey ağlayan bir insan, aşırı duygusallaşan bir insan belki de üzüntünün ardındaki gerçek duygu olan korkuyu bastırıyordur belki de. Yahut korkunun ardındaki acıyı hissetmek istemediğinden her şeyden korkmaktadır…</div> <div> </div> <div>Hakiki ve spontan bir duygu gelir ve insan onu yaşar… bu duygunun, mesela ağlamak-hüzün olsun, etkisi birkaç dakikadan fazla sürmez…yaşanır ve biter. Ona asla tutunulmaz. Bunun en güzel örneği yine çocuklardır. Onlardan öğreneceğimiz çok şey var.</div> <div> </div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong><img height="166" align="left" width="111" src="/Content/userfiles/image/mistik%20g%C3%BCk.jpg" alt="" />Osho’nun Mistik Gül meditasyonunu bize biraz anlatabilir misiniz?</strong></em></span></div> <div> </div> <div>Osho’nun Mistik Gül Meditasyonu yeniden bir çocuk kadar saf ve doğal bir şekilde var olabilmek için bizlere sunulmuş nadide bir çiçek gibidir. Baskılanmış ve katman katman tortu bırakmış pek çok duyguyu delip geçerek özümüzdeki tüm güzellikleri içinde saklayan kabuğu kırmanın harika bir yoludur.</div> <div> </div> <div>Bu meditasyon aslında Osho’nun deyimiyle bir meditasyon terapisidir. Yani meditasyon teknikleriyle yaratılan ve terapi işlevi de gören bir çalışmadır.</div> <div> </div> <div>Toplamda 21 gün sürer ve her gün üç saatlik seanslarla devam edilir. İlk hafta bir sebep olmaksızın kahkaha atılır. Sonraki hafta yine sebepsi ağlama vaktidir artık. Son hafta ise sessizce oturulup tepelerden tüm vadiye neler oluyorsa bakılır, gözlem yapılır.</div> <div> </div> <div>Bu süreç muazzam derinlikte bir arınma çalışmasıdır. Kahkahamızı bastırırken onula birlikte pek çok duyguyu da bastırmışızdır. Kahkaha bizdeki pek çok duygu katmanını çözecektir. Sonrasında öyle bir derinliğe gelinir ki artık ağlamak gerekir. Çünkü atalarımızın söylediği doğrudur: Çok gülen sonunda ağlar. Her türlü duygu tam zıddına çıkar. Küreseldir. En derinine inildiğinde artık diğer tarafa geçilmiş olur. Tao budur…</div> <div> </div> <div>Bizleri birisindeyken ötekisine doğru savuran bu duyguların keşmekeşinden sonra sıra içimizde olan bitenleri izlemeye başlamaktır. Son haftada içsel gözlem yani meditasyon artık mümkündür. Duyguların bizleri bir alta bir üste alıp döndürdüğü çark artık dönmez. Onu yaşamış ve tüketmiş durumdayız. Artık saflaşmış ve yeniden masum hale gelmiş olan varlığımız kristalize olmuştur.</div> <div> </div> <div>Meditasyon bu temizlik aşamasından sonra gerçekten şimdi mümkündür.</div> <div> </div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong>Mistik Gül meditasyonu için ayrıntılı bir anlatım bulabilir mi okurlarımız, yoksa merkezinizde, sizin önderliğinizde mi bunu deneyimlemeliler?</strong></em></span></div> <div> </div> <div>Elbette bazı detaylı bilgiler mevcut. Şahsi web sitemde bazı makaleler var. (<a href="http://www.amritsangeet.com/">www.AmritSangeet.com</a>).</div> <div> </div> <div>Ancak bu meditasyon terapisinin sadece bir saatlik versiyonunu da yapmak mümkündür. İlk 20 dk. Gülme, sonraki 20 dk. Ağlama ve en sonunda da 20 dk. Tepedeki gözcü..yani sessiz oturuş..</div> <div> </div> <div>Bir saatlik meditasyon versiyonunu merkezimizde yapabiliriz ancak İstanbul koşullarında 21 gün günde 3 saat bu ruh haline girip sonra da iş ya da ev hayatına dönüp maskeleriyle yaşamaya çalışmak oldukça güç olacaktır. Bu nedenle sadece bu enerjinin içinde kalınabilecek bir inziva şartları oluşmadan bu meditasyon terapisini uygulamak çok sağlıklı sonuçlar vermeyebilir.</div> <div> </div> <div>Bu çalışmayı kamplar halinde yapan yabancı terapistler ve meditasyon liderleri mevcut. İtalya’daki Miasto merkezinde ve elbette Hindistan Pune’da bu teknikleri tecrübe etmek mümkündür.</div> <div> </div> <div><em><strong><span style="color: rgb(128, 0, 128);">Mistik Gül meditasyonu hatta genişletilirse diğer meditasyonlar bir kerede hemen etkisini gösterir mi? Yoksa programı tamamlayıp, defalarca tekrarı gerekir mi? Kişi meditasyonun olumlu yanlarını hissetmeye ne zaman başlar?</span></strong></em></div> <div> </div> <div>Öncelikle Mistik Gül meditasyon terapisidir ve terapi öğeleri de içerdiğinden biraz yarı değerlendirmek gerekir. Tabi ki 21 günlük inziva şeklinde yapılanı kastediyorum. Bir saatlik olanını diğer kategoride değerlendirmek daha doğru olacaktır. Şimdi, bu kadar yoğun bir süreçten geçince insanın pek çok temel paradigmasının değişebileceğini varsaymakta bir yanlış olmayacaktır.</div> <div> </div> <div>Elbette bu süreci yaşasa bile kişi eğer hiç orada değilse ve sürece kendini bırakmıyorsa hiçbir şey de olmayabilir. Bu genel anlamıyla diğer her türden meditasyon ve terapi tekniğinde de geçerlidir. Hiçbir teknik yahut guru, terapist, usta, ermiş; hiç ama hiç kimseyi o kişi gerçekten istemiyorsa ona bir etki edemez. İnsan özgürdür. Ve insan olmak tam da böyle bir şeydir. Dolayısıyla bir insan meditasyon ya da en güçlü terapi çalışmasına girse de ondan bir şey almadan ayrılma özgürlüğüne sahiptir.</div> <div> </div> <div>İnsanlar fizik ve biyoloji kanunlarına göre işleyen ilaç tedavisinde dahi aynı girdilerle çok farklı sonuçlar elde edebiliyor: Herkes aynı ilaca aynı tepkiyi vermeyebiliyor. Meditasyona bir ilaçmış gibi davransak dahi aynı sonuçları herkeste beklemek anlamlı olmayacaktır.</div> <div> </div> <div>Yeniden ve ısrarla tekrar etmeliyim ki meditasyonun yahut herhangi bir tekniğin insanın özgür iradesi üzerinde ondan bağımsız bir etkisi olamaz. Dolayısıyla eğer bir insan ilk meditasyonda aydınlanmaya hazırsa o meditasyon ona bu hizmeti sunacaktır.</div> <div> </div> <div>Araçları amaçsallaştırmamak gerekir. Meditasyona olduğundan daha başka anlamlar yüklemek onun hakiki faydalarını engelleyici etki yaratır.</div> <div> </div> <div>Meditasyon tedavi aracı değildir. Meditasyon yapıldıkça keyif alınan bir şeydir. Aslında “yapmak” doğru fiil değildir meditasyonla ilgili. “Olmak” daha uygun kaçar. Meditasyon halinde olmak diyelim ona biz. Evet, meditasyon halinde olmak sadece orada olmanın keyfi için yapılır. Dolayısıyla niceliksel hiçbir şeyle doğrudan ilişkilendirilemez. Bu doğru yaklaşım değildir. Bir sevgilinin yanında olmak, onunla zaman geçirmek nasıl ki niceliksel bir ölçekle algılanamazsa meditasyon da öyledir. Meditasyon kendinizle, sadece ve sadece kendi varlığınızla geçirdiğiniz zamandır, o haldir… bunun hesabını insan kendisi yapabilirse yapar belki ama ben açıkçası bir şey diyemeyeceğim.</div> <div> </div> <div>Sadece çok çok genel bir şey söyleyebilirim: Meditasyon pek çok insan için kısa vadede faydası yahut değeri hemen anlaşılacak bir şey olmayabilir. Biraz sabır göstermek ve sebat etmek gerekebilir.</div> <div> </div> <div><em><strong><span style="color: rgb(128, 0, 128);">Meditasyonların genellikle/hep (?) 21 gün yapılması hedefleniyor. Bunun sebebi nedir?</span></strong></em></div> <div> </div> <div>Bunun temel sebebi herhangi bir şeyin sinir sistemimize yerleşip varoluşsal olarak bir parçamız haline gelebilmesi için gereken minimum sürenin 21 gün olmasıdır. Aynı zamanda bu süre sinir sistemimizde yer etmiş eski alışkanlıkların silinebilmesi için de gereken minimum süredir.</div> <div> </div> <div>Meditasyonun hem eski kalıplarımızı kırabilmesi için hem de meditasyonun sağladığı faydaların ve açılımların yer edebilmesi için gereken süre bu nedenledir ki 21 gündür.</div> <div> </div> <div>Eğer herhangi bir eski alışkanlıktan kurtulmak isterseniz en az 21 gün o davranışı yapmayın kaybolacaktır. Aynı şekilde, bir meditasyonun sisteminizin bir parçası olmasını isterseniz bu süre boynuca her gün aksatmaksızın yaparsanız onu hayatınıza almış olursunuz.</div> <div> </div> <div><span style="color: rgb(128, 0, 128);"><em><strong>Osho, Mistik Gül Meditasyonuyla neyi hedeflemiş?</strong></em></span></div> <div> </div> <div><img height="134" align="right" width="92" src="/Content/userfiles/image/osho.jpg" alt="" />Osho yarattığı her teknikle ve ettiği her sözle bizlerin tam özgürlüğe doğru yönelmemizi ve hakikate çıplak gözlerle bakabilmemizi sağlamaya çalışır. Bu meditasyon terapisi de bunun bir istisnası değildir.</div> <div> </div> <div>Özgürleşmek, tüm koşullanmalardan arınmak ve saf bir varlık olarak sadece kendimiz olmak.</div> <div> </div> <div>Bunun dışındaki her türlü çaba sadece daha fazla karmaşa ve sorun üretecektir. Kristal saflığında birer varlık olana kadar bize ait olmayan her şeyi bırakmak dışında yapılabilecek bir şey yoktur. Tüm eylem ve çaba bu yönde sarf edilebilir. Bir kez o saf oluş haline erişildiğinde artık yapılması gereken bir şey kalmaz.</div> <div> </div> <div>Sadece oluş vardır.</div> <div> </div> <div>Osho sadece ve sadece buna hizmet etmiştir, etmektedir.</div> <div> </div> <div> </div> <div>Röportaj: Serda Kranda</div> <div> </div> <div><a href="http://www.ucuncugoz.org/3goz_dergisi/75/3goz_ocak_sayisi_cikti">Bu röportaj 3.GÖZ Dergisi Ocak sayısında yayınlanmıştır.</a></div> <div> </div> <div> </div> <div> </div> <div> </div> <div> </div>
Devamı »Röportajı Yapan Serda KrandaRöportajı Veren Amrit SangeetOkunma Sayısı: 20
Yorum : 80 -
İçeriği
<p><!--[if gte mso 9]><xml> <w:WordDocument> <w:View>Normal</w:View> <w:Zoom>0</w:Zoom> <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone> <w:PunctuationKerning /> <w:ValidateAgainstSchemas /> <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid> <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent> <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText> <w:Compatibility> <w:BreakWrappedTables /> <w:SnapToGridInCell /> <w:WrapTextWithPunct /> <w:UseAsianBreakRules /> <w:DontGrowAutofit /> </w:Compatibility> <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel> </w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml> <w:LatentStyles DefLockedState="false" LatentStyleCount="156"> </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 10]> <style> /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:10.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-ansi-language:#0400; mso-fareast-language:#0400; mso-bidi-language:#0400;} </style> <![endif]--></p> <p><b>“Yeni bir dünya ama annem burada, güvendeyim… işte o zaman annesine bir bakış atıyor ve başını huzurla göğsüne yaslayıp sakin nefesler almaya devam ediyor.”</b></p> <div>Kocaman, anlamlı bir göbeğiniz var ve o büyüdükçe kendinizi dünyanın en şahane varlığı sanıyorsunuz. Merak, kaygı ve heyecan. İçinizde büyüyen o mis kokulu küçük melek; doğup da kucağınıza verildiğinde, o meşhur ilk bakışı attığında yaşadığınız his.. Anlatılamaz.. Kızımın doğumu hayatımın en şaşaalı macerası. Kendime şaştığım, evrenin işleyişine şaştığım ve minicik bir varlığın dünyaya gelmek için verdiği mücadeleye şaştığım, inanılmaz saatler. Keşke böyle bir röportaj, o zamanlar yapılmış olsaydı da; kızımın doğum sancılarını ben de bir ayin gibi yaşayabilseydim. Önerim bu röportajı hayat boyu saklamanız, size ya da bir başkasına mutlaka faydası olacak.</div> <div>Bize doğum hakkında daha önce hiç düşünmediğimiz şeyler anlattı Dr.Hakan Çoker. Bakış açınız değiştiğinde, acınız hafifler ya; doğum da böyleymiş meğer…</div> <div><b>Doğum, doktor "hamilesiniz" dediği an başlıyor aslında yani duygusal olarak. Çoğunlukla strese neden olan bir düşünce, sizce doğum yapmak fikri neden insanları korkutuyor?</b></div> <div>Doğum yapmak büyümek demek, sorumlulukların artması demek. Aslında bebeği en güzel ve dingin ruh halinizle karşılayabilmeniz için öncelikle kendi içinizdeki sorunları çözmüş, kendinizle barışmış olmanız gerekiyor. Aksi halde kendinizle ilgili tüm sorunları bebeğe aktarıyorsunuz.Bu yüzden nefret ettiğinizi düşündüğünüz annenize ait birçok özelliği bir bakıyorsunuz ki siz çocuğunuza geçirmişsiniz.</div> <div>Afrika’da birçok “ilkel” dediğimiz kabilelerde kadın daha oluşmamış bebeğine soruyor; “Benim, annen olmamı ister misin? “ Eğer cevaptan tatmin olmazsa, kendisinde negatif gördüğü özellikleri düzeltip sonra hamile kalıyor.</div> <div>Doğum tüm bunlarla bilinçli ya da bilinçsiz yüzleşmek demek. Bence “hamileyim” mesajıyla gelen tedirginliklerin altında bunlar yatıyor. Elbette doğumla ilgili toplumsal korkular da bunun üzerine hamilelik dönemi boyunca sürekli ekleniyor.</div> <div><b>Hamilelere ve doğum yapmış herkese "normal mi, sezaryen mi" diye soruluyor. Bir hekim olarak, sizce bir fark var mı? Yani aslolan sağlıklı bir bebekle kucaklaşmak değil de bunun nasıl gerçekleştiği mi?</b></div> <div>Fark olmaz olur mu? Çok fark var. Sezaryen öncelikle bir ameliyat. Tüm ameliyatlarda olduğu gibi pek masum bir müdahale değil, yan etkileri var. Ameliyat veya sonrasında ters gidebilecek bir çok istenmeyen olay olabiliyor. Bunlar arasında istenmeyen organ yaralanmaları, kısa ve uzun dönemli karın ağrıları, ameliyat yerindeki yapışıklıklara bağlı kısırlık ve dış gebelik sorunları, ikinci bebekte artmış düşük ve kanama oranları, bebekte solunum problemleri, annede artmış doğum sonrası depresyon, emzirme problemleri gibi negatif birçok şeyi saymak mümkün. En önemlisi dünyada anne ölümleri sezaryenlerde 4 kat daha fazla.</div> <div>Tabii siz sezaryen istediğinizde kimse size bunlardan bahsetmiyor. Sezaryeni hiç bir yan etkisi olmayan kolay bir ameliyat gibi gösteriyorlar, daha doğrusu gebeler de böyle görmek istiyorlar.</div> <div>Ama burada asıl vurgulanması gereken anne ve bebeğinin buluşma anı…Doğal doğumda, yani müdahalesiz kendi haline bırakılmış bir doğumda anne ve bebeğin salgıladığı hormonlar onları bu ilk buluşmaya hazırlıyorlar. Sevgi hormonu olarak anılan oksitosin ve doğal bir ağrı kesici olan endorfin hormonları doğal doğumda anne ve bebeğinin ilk karşılaşmada birbirlerine “aşık” olmalarını sağlıyor. Tüm tıp dünyası doğar doğmaz bebeğin anne kucağına verilmesini savunuyor. Bu bebekler hayata daha güvenle başlıyor, daha az ağlıyor, daha kolay emiyor, daha aktif oluyorlar. Doğum anı anne ve bebekte öyle pozitif etkiler bırakıyor ki bu etkiler onların gelecekteki davranışlarını ve hayata bakışlarını değiştiriyor.</div> <div>Yalnız burada normal doğum ile planlı, isteğe bağlı sezaryeni karşılaştırdığımızı unutmayalım. Acil durumlarda yapılan sezaryende bu hormonlar zaten aktive olduğundan bebeklerimiz daha az etkileniyor. Planlı sezaryende ise bebek aniden alındığından gerek anne gerekse bebekler bu hormonların pozitif etkilerinden yararlanamıyor.</div> <div><b>Doğum nasıl başlıyor sizce. Normal doğum yapmış biri olarak hep merak etmişimdir, bebek ne oluyor da "eh zamanı geldi, gidelim bakalım şu dünya dedikleri şey neymiş" diyor? </b></div> <div>Hala tam olarak çözülebilmiş değil, ancak bir çok hormonun burada rolü olduğunu biliyoruz. Doğuma anne ve bebek birlikte karar veriyorlar. Burada bence daha önemlisi “Doğum neden başlamıyor ?” sorusu. Çünkü eskiyle karşılaştırıldığında doğumların daha geç başladığını , hatta kendiliğinden başlamadığını görüyoruz. Korkular buna neden oluyor. Korku hem doğumu durduruyor hem de doğumda daha çok ağrı hissedilmesine neden oluyor.</div> <div>Doğum yaklaştıkça gebelerimiz daha çok korkuyor. Ve beynimiz şu mesajı alıyor; “tehlikeli bir durum var, doğum yapma!” Bu korkuyu gerek toplum, gerekse sağlık personeli tavır ve konuşmalarıyla besliyorlar.</div> <div>Aynı durumu hayvanlarda da görüyoruz. Tehlike hisseden hayvanlar doğum başlamış olsa bile doğumu durdurup, daha güvenli bir yer bulduktan sonra doğum yapıyorlar. Kedileri takip edin, siz onların doğumlarını izlemek için takip ettikçe onlar yerlerini değiştirirler.</div> <div>Buradan şu sonuç çıkıyor; doğum olayı daha çok bilinçaltımızın kontrolünde yapılan bir eylem. Bu yüzden sağlıklı bir doğum için gebelerimizin kontrol değil, gevşeme ve kendini bırakmayı öğrenmesi gerekiyor.</div> <div><b>Normal doğumda en çok ağrılardan ve bebeğin gelişinde olabilecek problemlerden korkulur. Bu hem anneye hem bebeğe güvenmemek gibi... Siz, doğumun "doğal" bir durum olduğu görüşündesiniz. Korkuları yok etmek için neler yapıyorsunuz?</b></div> <div>Doğumda ağrılar ve kötü tecrübelerin en büyük sorumlusu korkularımız. Zaten biz kurslarımızda en çok bu konu üzerinde duruyoruz. Çünkü korku stres hormonu adrenalini salgılatıyor. Beyin bu durumda bir tehlike olduğunu düşünerek doğumu durdurmak için elinden geleni yapıyor. Bu durum da ağrılı kasılmalara neden oluyor. Biz buna korku-gerginlik-ağrı çemberi diyoruz.</div> <div>Korkunun en büyük düşmanı bilgidir. Kurslarda aldıkları temel bilgiyle aslında doğumun ne kadar kolay olabileceğini, bedenin ve bebeğin bunun için yaratıldığını öğreniyorlar.Seyrettikleri doğum videolarında bunu bizzat görüyorlar.</div> <div>Doğumda ikinci en önemli şey “gevşeme”. Gevşemeyi ve kendini bırakmayı öğreniyorlar. Gevşeme egzersizleri onları çok şaşırtıyor. Aslında ne kadar gergin yaşadıklarının farkına varıyorlar. Bunların üzerine nefes çalışmaları ekleniyor. Nefes hem bedenin hem de bebeğin enerji kaynağı. Doğru nefes almayı ve odaklanmayı öğreniyorlar. Bu sayede doğru nefes almanın yanında, zihinlerini de meşgul tutuyorlar. Zihin meşgul olduğunda bedeni duyamıyor. Bu sayede kasılmalar daha hafif hissediliyor.</div> <div>Bunların yanında masajlar, değişik doğum pozisyonları gibi bir çok teknik daha devreye giriyor.</div> <div>Yani korkularla ve ağrıyla mücadelede kadının kendine ve bebeğine güvenmesini sağladıktan sonra, doğumda güvenli bir ortam yaratılması gerekiyor. Doğumda ise en önemlisi, bu gebeye fiziksel ve duygusal desteği sağlayacak kişilerin orada olması geliyor. Çünkü doğum oradaki sorumlu sağlık çalışanları tarafından pozitif veya negatif etkilenebiliyor.</div> <div><b>Sizce, doğum şeklini kişisel tercihler mi yoksa tıbbi gereklilikler mi belirlemeli?</b></div> <div>Bu soruya cevap vermek kolay değil. Şöyle söyleyeyim, eğer kişileri kendi ve bebeklerinin sağlıkları ile ilgili kararları doğru bir şekilde verebilecekleri yönde eğitebilirsek, doğum şekli konusunda tercihlerini yapmaları yanlış olmayacaktır. Yani kişiler sadece korktukları için sezaryen kararı veriyorlarsa ve bu ameliyatın etkileri hakkında hiçbir şey bilmiyorlarsa, doğru bir karar verdiklerini söyleyemeyiz. Tam tersi de olabiliyor. Yani bebekteki bir problemden dolayı acil sezaryen yapacağınızı söylediğiniz bir gebe, normal doğumda ısrar edebiliyor. Burada bebeğine zarar verme ihtimali olduğundan kişisel tercihlerini dikkate almamız yanlış olacaktır.</div> <div>Burada önemli olan bebeği ve anne hayatını riske atmadan, verilen kararlar neticesinde gebenin doğumundan tatmin olması. Doğumdan sonra keşke tersini yapsaydım dememesi. Bunun için de eğitim şart.</div> <div><b>Bize doğal doğumu anlatır mısınız? Bebek ve annenin kavuşması nasıl gerçekleşir?</b></div> <div>Az önce hormonlardan bahsetmiştim. Doğal doğumda bu hormonların etkisi çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Eğer annemiz kendini doğuma hazırlamışsa, ıkınırken yüzündeki heyecan ve coşku görülebiliyor. “Hadi bebeğim..” diye ıkınırken kurtulmaya değil, bebeğine kavuşmaya çalışıyor.</div> <div>Biz doğar doğmaz bebeği kordonunu dahi kesmeden, derhal o doğal haliyle annenin kollarına bırakıyoruz. İşte o an her seferinde yeni bir aşka tanık oluyoruz. Hepimiz bir adım geri çekiliyoruz ve bu büyülü anı bozmamak için sessiz kalıyoruz.</div> <div>Ve hormonların etkisindeki bu aktif bebek, annesinin kucağına yatınca, onun güvenli kalp atışlarını hissedip, onun alıştığı sesini duyunca “evet” diyor; “yeni bir dünya ama annem burada, güvendeyim.” İşte o zaman annesine bir bakış atıyor ve başını huzurla göğsüne yaslayıp sakin nefesler almaya devam ediyor. Biz buna “bebeğe ve anneye saygılı doğumlar” diyoruz. Bu buluşma anı eğer anlattığımız gibi gerçekleşebilirse, ikisinin de gelecekteki hayatında önemli izler bırakıyor. Annenin kendine güveni artıyor. Bebek ise bu yeni dünyaya pozitif duygularla başlıyor. Bebekteki bu pozitif etkiler yakın zamanda emmesi, büyümesi ve sevgi kapasitesi üzerine olumlu etkiler yaparken, ilerdeki davranışlarını da pozitif yönde etkiliyor.</div> <div><b>Aslında bebek ne yapacağını çok iyi biliyor, bizim korku, kaygı ve ön yargılarımız sağlıklı olabilecek bir doğumda nelere yol açabilir?</b></div> <div>Çok doğru, bebek ve beden doğumda neler yapacağını çok iyi biliyorlar. Ve bunlar bilinç değil, bilinçaltı düzeyinde biliniyor. Bu yüzden doğumda yapmamız gereken en önemli şey kendimizi güvende hissetmek ve gevşek bırakmak. Rahmin çalışmasına izin vermek.</div> <div>Beyin korku ve kaygıları tehlike olarak algılıyor.Tehlike durumunda doğumu hem durduruyor hem de daha ağrılı geçmesine neden oluyor.</div> <div>Bu yüzden doğumdan önce hem korkularımızla tanışmalı ve üzerinde çalışmalıyız, hem de doğum için kendimize güvendiğimiz, iletişimimizin iyi olduğu bir hastane ve doğum ekibi seçmeliyiz. Bazen odadaki fazla bir kişi bile doğumun ilerlemesine engel olabiliyor. </div> <div><b>Beden zihnin robotudur diyorsunuz. Doğum sancıları aslında zihinsel sancılar mıdır?</b></div> <div>Doğum aslında basit anlamda bir kas eylemi. Rahimdeki birkaç kas tabakasının uyumlu çalışarak bebeği ilerletmesine dayanıyor. Bedenimizde normal görevini yapan hiçbir kasımız ağrılı çalışmıyor. Doğum gibi bedenin yine doğal bir fonksiyonunu üstlenen bu kas grubunun çalışırken teorik olarak aslında ağrı yaratmaması gerekiyor.</div> <div>Eğitim alan birçok gebemiz doğumda baskı hissettiklerini, bazen zorlandıklarını ancak bunları acı veren ağrılar şeklinde değerlendirmenin haksızlık olacağını söylediler.</div> <div>Nisan ayında birlikte çalıştığımız Laurence doğumunu evde ve doğum havuzunda yaptı. Ona da doğum sırasında sordum; “Laurence, ağrı olmaması lazım diyorduk, sen şimdi neler hissediyorsun?”</div> <div>Verdiği cevap çok ilginçti; “ Her kasılmada bebeğin başının yaptığı basıncı hissediyorum. Burası bir bıçak sırtı gibi, dikkat etmezsem ağrı olarak algılayabilirim, ancak ben bu kasılmaları coşkuyla karşılıyorum ve bebeğimi kucağıma alma yolunda bir adım olarak görüyorum. Ağrı hissetmiyorum.”</div> <div>Sonuçta bedenimiz zihnimizin kumandası altında ve o ne isterse onu hissedebiliyoruz. İşin ilginç yanıysa tanıdığımızı sandığımız bu zihnimizi eğiterek algılamalarını değiştirebiliyoruz.</div> <div><b>Seminerlerinizde "Doğum yaşatma" adlı bir bölüm var, biraz açar mısınız?</b></div> <div>Seminerlerde öncelikle derin gevşemeyi öğreniyorlar. Yapanlar bilir, kendinizi tamamen bıraktığınız ve içinize dönebildiğiniz huzur veren bir teknik. Çiftler buna alıştıktan sonra derin gevşemenin ardından onları kelimelerle bir yolculuğa çıkarıyoruz. Bu yolculukta evden alıp hastaneye götürüyor, doğumda öğrendikleri teknikleri uygulatıyor ve sonunda doğum yaptırıyoruz. İkinci hamileliğinde gelen bir üyemiz, bu uygulama sonrasında ilk doğumundan çok daha gerçekçi bir doğum yaşadığını söylemişti.</div> <div>Bunu kelimelerle, hayal kurarak yaptırıyoruz ancak beyin bunun gerçek olduğunu zannediyor. Tıpkı televizyonda izlediğimiz heyecanlı sahnelerde kendimizi kaptırmamız gibi. Böylece gerçek doğumla karşılaştığında sanki ikinci kez doğum yapıyormuş gibi hissediyorlar.</div> <div><b>Takip ettiğiniz hastalarınız, sezaryen yöntemiyle doğum yapmak istediklerinde nasıl karar veriyorsunuz?</b></div> <div>Eğer eğitimlere gelmemişlerse onlara bedenlerinin ve bebeklerinin doğal doğum ihtiyacında olduğunu anlatıyorum. Ardından doğumun ve sezaryenin olumlu ve olumsuz yönlerinden bahsediyorum. Tüm bunlardan sonra kararı onlara bırakıyorum, sezaryen kararı verirlerse saygı duyuyorum ve uyguluyorum. Ama bu sefer de en azından aktif doğumun başlaması için sabretmelerini rica ediyorum. Böylece hormonlar bir nebze de olsa aktive olduktan sonra sezaryen gerçekleştiğinden, yan etkiler daha az oluyor.</div> <div>Eğer eğitime gelmişlerse zaten her şeyi bilerek tercih ettiklerinden yine bana kararlarına saygı duymak düşüyor. En önemlisi bu kararlarından dolayı kesinlikle onları suçlamıyorum.</div> <div><b>Normal doğumla, kadının kendini yenilediği görüşü bir efsane midir?</b></div> <div>Efsane demek yanlış olur ancak bu hayal edildiği gibi de bir yenileme değil. Doğum bir gençlik iksiri değil ancak fırsatlar uygun değerlendirilirse kesinlikle bir olgunluk iksiri.</div> <div>Bunun yanında doğum yapan kadınlarımızı birçok pozitif etki bekliyor. Örneğin emzirenlerde meme kanseri daha az sıklıkla görülüyor.</div> <div><b>Bebeğin ilk çığlığı bile kötüye yorulur. Oysa bunun bir zafer çığlığı olabileceğini düşünmek bile çok güzel. Bunun tabii ki bilimsel bir açıklaması var ama sizce neden doğurmak ve doğmak trajik öğelerle anlatılıyor? </b></div> <div>İlk çığlık asında hep sevinçle karşılanır. Bu refleks bir ağlama zaten. Sonrasında biz bebeklerin çok da fazla ağlamaya ihtiyaçları olmadığını savunuyoruz. Ağlayan bebek burada bir şeyler anlatıyor. Düşünsenize doğduğunda ağlayan bebeğe sevinen annenin bebeğini, yarım saat sonra kucağına verdiklerinde ağlatmamak için elinden geleni yapıyor.</div> <div>Doğurmak trajik öykülerle anlatılıyor çünkü kendini hazırlamamış bu gebeler doğumda coşku yerine trajedi yaşıyorlar, sürekli kasılmalarda kurtulmaya, onlarla savaşmaya çalışıyorlar. Hal böyle olunca kahramanlık öyküleri gibi doğumlarını korkunç hikayelere çeviriyorlar. Bazen çok kısa ve kolay doğumlar görüyoruz. Ancak anneye sorduğunuzda bu güzel doğumu bile korkunç bir hikaye gibi anlatıyor.</div> <div><b>Annenin bilinçli ve doğuma hazır oluşu bebeğin bu kutsal ve takdire şayan yolculuğuna neler katabilir?</b></div> <div>Teknik olarak öncelikle doğum zamanını kısaltıyor, kasılmaları daha rahat hissediyor.</div> <div>Ama en önemlisi pasif ve kendini teslim etmiş annenin yerine, aktif, ne yaptığını bilen ve bebeğine yardım eden bilinçli bir anne geliyor. Bu anne hep bebeğini kucağına almanın ve ona kavuşmanın hayaliyle yaşıyor. Doğum boyunca acıdan çok coşku ile yoğruluyor.</div> <div>Ve doğum anında tüm benliği ve farkındalılığıyla orada bebeğinin yanında oluyor. Ve yaşadığı o mükemmel duyguyu anlatmak için kelimeler bulamıyor, kimselere bunu tam olarak anlatamıyor.</div> <div><b><br /> </b><b>Doğum esnasında, iki sancı arasında insanın koşup dans edecek kadar "normal" olması hatta bütün sancıların doğumdan hemen sonra, bir anda kesilmesi. Doğumda beden nasıl bir değişime uğruyor?</b></div> <div> Dedim ya doğum bir kas eylemi… Sporcunun yarışı bitirmesi ve ipi göğüslemesi gibi doğumdan sonra kasılmalar hemen hafifliyor. Kadın doğumdan sonra hem fiziksel hem de duygusal büyük bir rahatlama hissediyor. Salgılanan endorfinlerin de etkisiyle yorgunluk yerine büyük bir enerji hissediyor. Bazen bu kadar yorgunluk ve uykusuzluğa nasıl dayandığına kendisi bile şaşıyor.</div> <div>İsteğe bağlı sezaryenlerle karşılaştırıldığında doğal doğumlardan sonra emzirme çok daha kolay oluyor. Hem bebek hem de anne buna daha istekli oluyor. Bu sayede rahim daha kolay toparlanıyor, kanama az oluyor, beden çok daha kolay eski halini alıyor.</div> <div>Biz gebelerimize doğumun ertesi günü basit egzersizlerine devam etmelerini öneriyoruz. BU sayede doğum sonrasını çok daha konforlu geçiriyorlar.</div> <div>Güzel bir röportaj oldu. Son olarak eklemek istediğim bir şey var. Sezaryen oranları Avrupa’da %30 iken, ülkemizde devlet hastanelerinde % 60, özel hastanelerde %90’ları bulmuş durumda. Bu bir tezat ve burada birileri yanlış yapıyor.</div> <div>Doğal doğum hem kadınlarımızın hem de bebeklerimizin ihtiyacı. Biz bu yolda 2 yıldır yoğun çalışmalar içindeyiz. Aynı felsefeyi paylaşan kişilerle tanışıyor ve yavaş yavaş büyüyoruz. Bunun için bir web sayfamız var. <a href="http://www.dogaldogum.com/">www.dogaldogum.com</a> Aynı felsefede olan kişi veya kurumlarla tanışmak için bekliyoruz.Kendi doğumları ile ilgili plan yapabilmeleri ve sağlıklı kararlar verebilmeleri için anne adaylarımızı da mutlaka bir şekilde eğitim almaya davet ediyoruz.</div> <div> <a href="http://www.ucuncugoz.org/Home/AbonelikFormu"><img height="262" align="absBottom" width="210" src="/Content/userfiles/image/%C3%BC%C3%A7%C3%BCnc%C3%BCg%C3%B6z%20kapak1.jpg" alt="" /></a></div> <div> </div> <div><em>Kaynak: Bu</em><em> rö</em><em>portaj Üçüncügöz Dergisi Aralık Sayısı'nda yayınlanmıştır.</em></div>
Devamı »Röportajı Yapan Serda KrandaRöportajı Veren Dr.Hakan ÇokerOkunma Sayısı: 20
Yorum : 80 -
İçeriği
<div style="text-indent: 35.4pt;">Naran Erten, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitirdi. Tam 15 yıl erkek egemen, rekabetçi, kendi deyimiyle <i>“kurtlar sofrası” </i>Amerikan şirketlerinde ithalat ihracat konusunda çalıştı. Ama kendi için bir şey yapmalıydı. İthalat-İhracat ve İcraat. Bazen yeni bir şey yapmak için, eski bir şeye dokunmak gerekir. İyi bildiğimiz, hiç unutmadığımız bir şeye.</div> <div style="margin: 0cm 0cm 0pt 212.4pt; text-indent: 35.4pt;"> </div> <div style="margin: 0cm 0cm 0pt 212.4pt; text-indent: 35.4pt;"><i>“Yemek yapmak sevişmek gibi bir şey”</i></div> <div style="text-indent: 35.4pt;">2000 yılında hayatını değiştirecek “fikirsel doğumu” gerçekleştirdi Naran Erten.</div> <div><i>“Girit ve Arnavut karışımı bir aileden geliyorum. Bizim evde ya pırasalı börekler açılırdı ya da bol otlu yemekler yapılırdı. Ancak pasta yapmayı hiç bilmiyordum. Ama bir işi yapacaksan iyi yapacaksın, profesyonelce yapacaksın”</i> diyerek başlıyor hikayesine. Türkiye’de yemek konulu tüm kurslara katılmış ve sonunda asıl hedefine ulaşmış. Cordon Bleu Yemek Okulu’nda eğitim almak için Londra’ya gitmiş. İstanbul’a dönünce Yiyecek İçecek İşletmeciliği eğitimi almış. Bu dönemi hayatının en güzel dönemi olarak anlatıyor Naran Hanım.</div> <div> </div> <div><b>“Yemek yapmak ve üretim yapmak. Ne tür zorluklar yaşadınız?”</b></div> <div><span style="font: 7pt 'Times New Roman';"> </span>“Tabii yemek yapma kısmı işin sadece ufak bir bölümü. Bunun satın alma, kalite kontrol, paketleme, nakliye, hijyen şartları, yasal izinleri, standardizasyon gibi çok çeşitli boyutları var. Bu konuda hiçbir şey bilmiyordum. Ayrıca bir tane pasta yapmakla, her gün standart olarak 30 pasta yapmak aynı şey değil. Bir süre İstanbul’ın meşhur pastanelerinde çalıştım. Benim için büyük bir tecrübeydi. Yer bulmak, dekorasyon, menü derken 2003 yılında Kalamış’ta CAKE STUDIO adını verdiğim, 60m<sup>2 </sup>bir dükkanda hem üretip hem satmak için işe başladım. Ancak henüz yeni açılmış, akıbeti belli olmayan bir ufak bir şirkette çalışacak bilgili, tecrübeli çalışan bulmak dahi büyük bir problem.”</div> <div style="margin: 0cm 0cm 0pt 3pt;"> </div> <div><b>“Bu dönemde pes edip, kararınızı sorguladığınız oldu mu?</b></div> <div><span style="font: 7pt 'Times New Roman';"> </span>“Müşteri beklemek, satmayan ürünleri atıp ertesi gün tekrar yapmak, her ayı zararla kapatmak ve bunu nasıl finanse edeceğini düşünmek. Yok artık dayanamayacağım deyip kapatmaya karar verdiğim, kimseye çaktırmadan ağladığım çok olmuştur. Ama yiğitliğe laf söyletmemek adına bir türlü elim gidip kapatamadım. Hadi 1 ay daha deyip durdum. Markayı tanıtabilmek çok uzun bir süreç ve aslında bütün mesele bu sürece dayanabilmek.”</div> <div> </div> <div><b>“Bazen iyi bir sıçrayış için, en dibe vurmak gerekir. Sizin hayati sıçrayışınız nasıl gerçekleşti?</b></div> <div><span style="font: 7pt 'Times New Roman';"> </span>“Bütün sıkıntıların sonunda nihayet bir mucize oldu. 3 tane ufak kafesi olan yabancı sermayeli bir şirketin sahibi,bizim dükkanın önünden geçerken uğradı ve ‘Bizim için cheesecake, pasta, kek yapıp gönderir misiniz’ dedi. Tabii bizim için yeni bir kapı açıldı. Bir anda CAKE STUDIO ürünleri 3 yerde daha satılmaya başladı. Orada satışlar iyi gitmeye başlayınca Bağdat Caddesinde başka kafeler ve restaurantlar derken iş büyümeye başladı. O dönemde işimiz o kadar çoktu ki, fırına koyamadığımız tepsileri bahçede üstüste yığmak zorunda kalıyor, haftada 7 gün 18’er saat çalışıyorduk. Derken bir mucize daha oldu. Ortak bir arkadaşımız vesilesiyle Açalya ile tanıştım.”</div> <div style="margin: 0cm 0cm 0pt 18pt;"> </div> <div><b>“Sanırım işler büyümeye başlıyor. Nasıl bir birliktelik oldu sizinki?”</b></div> <div><span style="font: 7pt 'Times New Roman';"> </span>“İkimiz de kova burcuyuz. Risk almaya bayılırız. Önümüzü pek görmeden ortak olduk ve yeni gelen sermayeyi de kullanarak Küçükbakkalköy’de 250m<sup>2</sup>’lik bir imalathaneye taşındık. 2 ay sonra ‘batacağız, biz ne yaptık’ diye dehşete düştük. Bu kapasiteyi kaldıracak işimiz yoktu. Büyüdükçe karşımıza büyük rakipler çıkmıştı. Eskisi gibi yüksek fiyatlarla ürün satamıyorduk artık. O sırada Tchibo Türkiye’ye yeni gelmişti ve üçünü şubesini Caddebostan’da açıyordu. Satın alma müdürü de oradaydı. Kapıdan uğrayıp bir broşür bıraktık. Ama bizden daha büyük bir firmadan ürün alıyorlardı. Bundan 5 ay sonra Açalya ile yine ‘ne zaman kapatsak’ diye düşünürken, Tchibo satın alma müdürü bizi aradı. Numuneler istedi. Ve nihayetinde kabul edildik.”</div> <div><b> </b></div> <div><b>“Şansa bak diyesi geliyor insanın. Ancak cesaret ve azimle elde edilecek bir şans. İnanarak bir yolda yürüyünce başarıya ulaşmak kaçınılmaz gibi görünüyor. Tchibo ile çalışmak CAKE STUDIO’yu nasıl etkiledi?</b></div> <div><span style="font: 7pt 'Times New Roman';"> </span>“ Tchibo bizi arkamızdan itti. Elimizden tuttu. ’45 şube olacağız, bize yetişmeniz lazım’dediler. Kontroller, belgeler, şöyle kutu yapın, böyle kapasiteyi arttırın, ISO belgesi alın falan. Onları hallederken bu sefer de ‘İstanbul dışında şube açacağız, bize donuk ürün tedarik edin ve şubelere sevkiyatını yapın’ dediler. Tchibo için çok ciddi bir yatırım yapmak, operasyon, kadro ve lojistik organizasyon gibi yeni bir yapılandırma içine girmemiz gerekiyordu. Ancak yatırım yapacak paramız nerde?”</div> <div> </div> <div><b>“Yeni bir basamak daha geliyor olmalı.”</b></div> <div><span style="font: 7pt 'Times New Roman';"> </span><b>“</b>Ürünlerimizi sattığımız Ukrayna’lı bir firma vardı. Uzun uğraşlar sonucu onları ortaklığa ikna ederek, yatırım yapmalarını sağladık. Para bulunmuştu ama lojistik firmaları için çok küçük bir işti ve almak istemiyorlardı. Nihayetinde yine çok zorlanarak ve uğraşarak lojistik işini de hallettik. Ve ürünlerimiz beğeniliyordu. Daha başka pek çok zincir kafelere, yerel firmalara hizmet vermeye başladık. Ancak bu kez de yerimiz dar gelmeye başladı. Yeni ve daha büyük bir yatırım yapmamız gerekiyordu. Artık rakipler daha büyüktü. Ukrayna’lılar bu işe daha fazla para yatırmak istemediler. Biz de Açalya ile başka ortak bulmak için kolları sıvadık. Şu anki yerimize taşınabilmek için elimizde ne varsa harcadık. Yeni ortaklarımızın finansal katkısıyla, tüm dünyada her firmanın kabul ettiği BRC belgesi alan bir mekan yarattık. Yine paramız bitmişti ancak bu sefer güçlü ortaklarımız ve bir sürü müşterimiz vardı. En önemlisi biz artık tanınan bir markaydık.</div> <div><b> </b></div> <div><b>“Şimdi geldiğiniz noktayı nasıl tanımlıyorsunuz?"</b></div> <div><span style="font: 7pt 'Times New Roman';"> </span>“İş bitti mi? Bitmez! Bildiğim bir şey var, bir işi yapacaksan çok iyi yapacaksın, profesyonelce yapacaksın. Hep aynı kural geçerli. Devamlı gelişmeli ve büyümelisin yoksa tökezler ve düşersin. Artık hem kocaman rakiplerimiz var hem de bizim geldiğimiz yolda ilerleyen bize yetişmeyi hedefleyen küçük rakiplerimiz. ”</div> <div style="margin: 0cm 0cm 0pt 18pt;"> </div> <div style="margin: 0cm 0cm 0pt 18pt; text-align: right;"><em>Naran Erten Cake Studio kurucu ortağı.. Kendi başarı hikayesinin mimarı. Özgüven, inanç ve emek. Belki de hayatımızı değiştirmek için muhtaç olduğumuz kudret, içimizdeki büyük güçte mevcuttur.</em></div> <div style="margin: 0cm 0cm 0pt 18pt; text-align: right;"><em> </em></div>
Devamı »Röportajı Yapan Serda KrandaRöportajı Veren Naran Erten, Cake Studio kurucu ortağıOkunma Sayısı: 20
Yorum : 80 -
İçeriği
<p> </p> <p> </p> <p><b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">-‘Üçüncügöz’den farkındalık haberleri’ hangi konuda hizmet vermek için yapılandı, hangi bilgileri paylaşacak okurlarıyla?</span></b></p> <p> </p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:0in;margin-bottom: .0001pt;line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">Fiziksel, zihinsel ve ruhsal konularda farkındalık konularını çalıştığımız bir organizasyon bizim yaptığımız. Fiziksel çalışmalarda yoga, pilates, uzak doğu sporları tai chi, yapılıyorken duruş bozuklukları, yaşamla bağlantısızlık, kafa karışıklıkları, huzursuzluk, gelecek kaygısı, geçmiş takıntısı üzerine çalışıyoruz. Sebepli-sebepsiz ağrılar, can sıkıntısı, sorun odaklı ortamlardan kurtulma, seçim yapma, karar verme, Zihinsel de bilinç ve bilinçaltı çalışmalarında yapıyoruz. NLP, hipnoz, geçmiş yaşam terapileri, duygusal özgürleştirme teknikleri, şifa teknikleri kullandığımız bilgiler. Ruhsal konularda da ruhsal büyüme ve gelişme konularında bilgilendirmeler yapıyoruz. Temel Spiritüalizm eğitimleri veriyoruz. Hepsinde tüm amacımız kişinin bedensel, zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü tam anlamasına yardımcı olmak. Farkındalık konularında araştırmacı yayıncıyız. 2000 yılında ‘Üçüncügöz’ adında bir dergi hazırlamıştık, ara verdik şimdi elektronik ortamda çalışmalarımıza devam edeceğiz. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:0in;margin-bottom: .0001pt;line-height:normal"><b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">-Peki neden böyle bir konuya ilgi duydunuz?</span></b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif";mso-fareast-font-family: "Times New Roman";color:black;mso-fareast-language:TR"><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:0in;margin-bottom: .0001pt;line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">İnsan özel tasarlanmış, çok donanımlı bir varlık. Ama çağımızda bu özellikleri unutturacak, dikkatini dağıtacak çok şey var. Bu bize kim olduğumuzu unutturdu. Çok kişi otomatik, kısır döngüde devinen, tatminsiz bir yaşam içinde sıkışıp kaldı. Çünkü dikkat dışarıya doğru dağıldı. Şimdi dağılan tüm dikkati yeniden içe yönlendirip, sorunlara kalıcı çözümler bulma ve kendimizi tam potansiyelimizle yeniden hatırlatıyoruz. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:0in;margin-bottom: .0001pt;line-height:normal"><b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">- Bu konuda en öncelikli sorun nedir, çözüm nedir? </span></b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif";mso-fareast-font-family: "Times New Roman";color:black;mso-fareast-language:TR"><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:0in;margin-bottom: .0001pt;line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">Bize göre öncelikle kendini sevmek çok önemli. Hepimizin yaşadığı kendine özel hikayeleri var. <span style="mso-spacerun:yes"> </span>Sistem dışına çıkmaktan korkmak, para kazanmak mecburiyetiyle yaşamak, heyecansız yaşamak, sistemin içinde tıkılıp kalmak sıktı pek çoğumuzu. Herkesin sıkıntısı farklı tabii. Şimdi milletin canını en daraltan da içindeki bu karmaşa, kararsızlık, bilinmezlik duygusundan kurtulamamak. Otomatik yaşam ya da fotokopi yaşam içinde devinip durmak, yarının hatta gelecek yıl yarınların bile aynı olmasını tahmin etmek. Bu kısır döngüde debelenmek!<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:0in;margin-bottom: .0001pt;line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">Bizce kendini sevmek hem herkesin sorunu, hem kendini tanımaya giden en önemli yol, hem de burada oluş amaçlarımızın en yücesi. Kendi potansiyellerimizi açığa çıkarıp yeteneklerimizi kullanmak ve paylaşmak için önce kendimizi sevip kabullenmemiz, önce kendimize değer vermemiz gerekiyor. Kendini sevmek ve yaşamı izlemeye dayalı tüm çalışmaların içeriği. Kendini sevmek bugün, yarın, her zaman için çok önemli.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:0in;margin-bottom: .0001pt;line-height:normal"><b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">-Bunun için ne gibi çalışmalar yapılıyor, insanlara ne şekilde yardımcı olunuyor; bu eğitim mi, workshoplar mı, seminer ya da özel bireysel uygulamalar şeklinde mi oluyor?</span></b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR"><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:0in;margin-bottom: .0001pt;line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">Konu başlıkları farklı farklı olsa da verilen bilginin özü aynı. Kişinin öncelikle kendi özüyle bağlantıya geçmesine odaklanması. Kendini seven kendiyle bağlantısını yeniden kuran bir insan başkalarını da sayar çünkü bilir ki; "Ben neysem başkaları da öyle. Benim aşktan, saygıdan, gururdan hoşlandığım gibi başkaları da bunlardan hoşlanır" der. Temel özellikler konusunda birbirimizden farkımız olmadığını bilir; hepimiz biliriz. Aynı kurala göre oynuyoruz. Ayrıntılarda farklılık gösterebiliriz - bu çeşitlilik yaratır, güzeldir - ama temelde hepimiz aynı doğaya aidiz. Başlangıçta yola ışık tutacak bir rehbere ihtiyaç duyuluyor, bunun için dünyada ve Türkiye’de hizmet veren pek çok merkezler var. Herkes öncelikle buralardan faydalanabilir ama daha sonra bağlantısını kurduktan sonra kendisi ilerleyebilir. Hayatın her aşamasında sorunlarını çözümlere ulaştırmış çok özel hikayelerimiz var. Buradan paylaşacağız. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-top:6.0pt;margin-right:0in;margin-bottom:6.0pt; margin-left:0in;line-height:14.25pt"><span style="font-size:12.0pt;font-family: "Times New Roman","serif";mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black; mso-fareast-language:TR"><br /> - <b>Genel anlamda insanlara ne sunuyorsunuz?</b><br /> <br /> Kadın programlarında hep ya fiziksel olarak nasıl güzel olunacağı ya da psikolojik olarak nasıl daha mutlu olunabileceği anlatılıyor. Ama biz konuya daha bütünsel bir bakış açısı getiriyoruz; bedensel, sihinsel, ruhsal bütünlük. Hangi yaşta olursak olalım herkesin ‘Kendisi’ için neler yapabileceğini, kendisini mutlu etmek için neyi seçebileceklerini hatırlamasında fayda var. Her ne kadar uğraşsak da geleneksel yöntemlerle hayatımızdaki bazı problemleri halledemiyoruz. Bunun sebebi belki de hep yüzeysel çözümler getirmeye çalışmamız, sorunun asıl kökenine inemememizdir. Ve belki de bu kökler aradığımızdan çok daha farklı bir yerde ama aynı zamanda da sandığımızdan çok daha yakındadır.<br /> <br /> <b>- Yüzeysel çözüm değil, kökten çözüm derken neyi kastediyorsunuz?</b><br /> <br /> Zihinsel hatta fiziksel sorunların kökenleri genellikle geçmiş ya da şimdiki yaşamlarımızdaki deneyimler sonucu yarattığımız duygusal ve enerjetik blokajlardır. Bunları çözmeden getirdiğimiz daha yüzeysel çözümler, ancak geçici oluyor ve bir süre sonra aynı döngü kendini tekrarlamaya başlıyor.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="margin-top:6.0pt;margin-right:0in;margin-bottom:6.0pt; margin-left:0in;line-height:14.25pt"><b><span style="font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman","serif";mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; color:black;mso-fareast-language:TR">- Çözüm için önerileriniz neler olacak? </span></b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif";mso-fareast-font-family: "Times New Roman";color:black;mso-fareast-language:TR"><span style="mso-spacerun:yes"> </span><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;mso-margin-bottom-alt:auto; line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">Kişinin sorununa çözüm için en uygun yöntemi seçiyoruz. Bu çalışmalarda kullanılan pek çok farkındalık tekniği var. Hepsi doğal, insanın öz enerjisinden faydalanmasını sağlıyor ve istiyorsa kendisi de öğrenebiliyor. Bir çok terapi ve farkındalık tekniğinin uygulandığı bir çok merkezde kendi geleceğini yeniden şekillendirebilir. Bizim bu platformu kurma amacımız, kişilere her sorunun çözülebilir olduğunu yeniden hatırlatan bilgileri hatırlatan referans noktası olmak. <o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;mso-margin-bottom-alt:auto; line-height:normal"><b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">-Son zamanlarda olan olaylar insanları korkutuyor bu konu da ne söylemek istersiniz?</span></b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR"><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;mso-margin-bottom-alt:auto; line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">Aslında insanlarımıza korkmamaları gerektiğini, her şeyin yolunda olduğunu söylemek isteriz.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;mso-margin-bottom-alt:auto; line-height:normal"><b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">-Biraz açar mısınız, nasıl her şey yolunda? Depremler, politika, savaşlar, hastalıklar iyice arttı…</span></b><span style="font-size:12.0pt;font-family: "Times New Roman","serif";mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black; mso-fareast-language:TR"><o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;mso-margin-bottom-alt:auto; line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">Burada yapmamız gereken bakış açımızı genişletmek. Olumsuz düşünce sadece o enerjiyi çoğaltmaya yarıyor, Bunun zararı o kadar büyük ki; inanın kendimizden çevremize doğru yayılan bir enerji üretiminden başka bir işe yaramıyor. Madem böylesine güçlü enerjiler yaratabiliyoruz o zaman tersine ve yararlıya çevirelim; olumlu düşünelim. Bütün bu olanlar gelecekteki güzel günlerin alt yapısı. Dejenerasyon hep ardından rejenerasyonu getirir. Kirlenmek güzeldir, ardından temizlenirsin ve mis kokuyu daha iyi hissedersin… gibi…<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;mso-margin-bottom-alt:auto; line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">O kadar çamaşır yıkıyoruz neden kullanıyoruz çünkü, demek ki yaşıyoruz! Amacımız ne kadar çok insan bunu anlayabilirse bu kötü gibi gözüken durumlara az gerek kalacak. Denge kavramı kendiliğinden yoktur. Dengesizlik onu olmaya iter. Evrende kendiliğinden kendini düzenleyen bir sistem vardır. Bu yüzden gelecek günlerin güzel olacağı inancındayız. Bu şimdi kendini kötü günler içinde hissedenlere. Ama bir de şu var ki; şimdi kendinizi mutlu, huzurlu, sağlıklı etmeyi becerebilirseniz ve bunu koruyabilirseniz gelecekteki 10 yıl sonraki şimdiniz de otomatik olarak mutlu, sağlıklı huzurlu olacaktır.<o:p></o:p></span></p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;mso-margin-bottom-alt:auto; line-height:normal"><b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR">-Amacımız yaşamın her alanında ‘farkındalık’ yaratmak!</span></b><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif";mso-fareast-font-family: "Times New Roman";color:black;mso-fareast-language:TR"><o:p></o:p></span></p> <p>Bu çalışmamızda başarı hikayelerinin kişilerin kendilerinin paylaşabildiği bir haber- bilgi platformu oluşturma amacındayız. Hayatın kontrolünü kendi eline almış, beden, zihin, ruh bütünlüğünde yaşayan insanların başarı ve mutluluk hikayelerini, bilgeliklerini paylaşmak istiyoruz. Unuttuğumuz tüm değerleri hatırlamak, hatırlatmak, karşılıklı güvene ve sevgiye dayalı yeni hikayeler yazmak ve yaşamak istiyoruz. Bu aşamada olmak bizce çok güzel olurdu, niyet ettik, yaptık. Bizi takip edin diyoruz .</p> <p class="MsoNormal" style="mso-margin-top-alt:auto;margin-bottom:3.75pt; line-height:normal"><span style="font-size:12.0pt;font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";color:black;mso-fareast-language: TR"><o:p></o:p></span></p> <p><b> </b></p>
Devamı »Röportajı Yapan 3. Göz'den Melek GürhanRöportajı Veren Güler PınarbaşıOkunma Sayısı: 20
Yorum : 80